
"Kanla ve özdeyişle yazan,okunmak değil,ezberlenmek ister..”
nietzsche
Ona söyleyebildiğim sadece şuydu;seni kendime yakın hissediyorum..
Hayatı legolarda olduğu gibi yıkılıp yeniden yapılabilir algılamak gibi bir hastalıkla sakatlanmış değiliz henüz..İnsanın yaşadığı herşeyi açıklayan kırılma anları var kardeşlerim..kırılmış bir dal gibi tutunuyoruz hayata,dallanıp budaklanamamış,yeşerememiş bir dal gibi..yine de büyüyüp gidiyoruz işte,kırıldığı yerden büyüyüp giden ağaçlar gibi..
Küçükken bayramlarda,bayramlık alınınca utanır dışarı çıkamazdım, elbiselerim yeni diye..ama bayramlık alınmadığında da dışarı çıkamazdım, utanırdım,eski diye..bitmez tükenmez delilik işte..ne olsa kendini iyi hissetmeyen delilik..
Hayat bazen tek mazereti ancak tutkulu bir aşk olabilecek yasaklı ilişkiler gibi büyük bir heyecanla serilir önümüze,terbiye dışı bir emri vaki ile çırılçıplak.. tutkulu bir aşk gibi gelir bazen hayat,bahanesi ancak kendisi olan..Oysa gerçek hayat,kim ne derse desin, sesi uzaktan kulağa hoş gelen boktan püsürükten başka ne ki çoğu zaman!..
Kuşların,ağaçların ve kaçak sevgililerin yuvası olmuş bir sokakta,bir serçe yavrusu kadar zayıf,korumasız bulduğumda onu, bilemezdim elbette, yüzümü aydınlatan ışığa duyduğum özlemle, bir serçe yavrusu kadar zayıf ve korumasızken ben,aslında ihtiyacım olan şeyleri vermekle lanetlenmiş bir günahkar olduğumu..
Kardeşlerim,hayat dalga geçer insanlarla çoğu zaman..Kuyruğunu yakalama sevdasına düşmüş kedi gibi oynatır,bir iyilik bulma hevesine kapılmış olanları..
Bütün iyi ihtimaller ata binmiş gidiyor..hayata bak!.tımarhane gibi,akla ziyan..tek bir makul kahramanı olmayan flim gibi,kötü melodram..ümitsiz kanser hastaları gibi çaresiziz..
Tanrı bazen,hayatın esrarını çözer gibi küçük sırları sokak aralarına serpiştiriverir, evlatlarını alnından öper gibi..çok daralan kulları alıp onları yüzünü sürsün,bir iyilik bulsun diye..
Ey zavallıların görkemli dayanışması..Yollarda yüreği dar eden sıkıntılarla gezerken,eski zaman nebileri gibi titredim birden bire..Siyasalın önü..bir çirkin kız çocuğu,yıllardır “tartayım mı abi?..tartayım mı abi?..”diye diye büyümüş genç kızlığa adım atmış bir kız çocuğu..bir de gözleme satan bir adam..gözleme karşılığı tartılarak aralarında bir hukuk geliştirmiş iki gariban..Çaresizliğin ve zavallılığın hukuku..güçsüzlerin,ancak onlara acıyan zengin züppelerini tebessüm ettirecek dayanışması..birbirlerine sadece gözleme verebileceklerin,birbirlerine sadece uyduruk bir baskül de tartılma keyfi verebileceklerin acıklı kucaklaşması..bu fakirlikten bu imkansızlıktan tiksindim..
Kardeşlerim,birbirlerine hiçbir şey vermeyen,verirse de çer çöp veren ilişkiler gördüm..burnu sümüklü kızların oğlanların iğrenç sarılmalarını,çapaklı gözlerinden sızan boktan iyilik hissini gördüm.burnu sümüklü kızların oğlanların rüyasını görmeye çalışan işe yaramaz,bir bu işe yarar,sersemler gördüm..koca koca kaleleri savunmuşların,küçücük kaya kovuklarına sığındığını gördüm..
Nefesimizin bittiği,süngümüzün düştüğü yerde,karabulut gibi çöküp yüreğimize, saltanat süren,manevi cebrin sultanlarını gördüm.. “..bizim kayıtsızlığımız,mantıksızlığımız ve yorgunluğumuzdan istifade etmesini iyi bilenler çıkar.Bunlar yalnız kendi menfaatlerini güttüklerinden,bizim her türlü zaaflarımız ve kabahatlerimizden kendi hesaplarına göre faydalanarak her günkü münasebetlerimizi bizim mağlubiyetimiz ve kendi muzafferiyetleri haline korlar.” Abdülhak Şinasi Hisar
Kız iştahla yerken gözlemeyi,adam belki bu yetersiz çabanın verdiği acı gözlerinde,içinden söyleniyordu sanki;seni kendime yakın hissediyorum..
Bir gün, Laleli’ den Beyazıt’a yürüyorum.Kaldırımda bize uzak,tanrıya yakın bir deli,kendi kendine söyleniyor Erzurum şivesiyle,tek cümlesini anladım!. “…hep bizim bu iyi niyetlerimiz..” her şeyin sebebini açıklar gibi!.gün ortası söz değil,tanrının çivisi çakıldı sandım beynime..
Yine bir gün yollarda gezerken,bir ilkokulun yanından geçiyorum.Kaldırımda karşılıklı duran küçük çocuklar.İki kız çocuğu bir yanda, üç dört oğlan çocuğu diğer..Niyeyse oğlanlardan biri hiddetli kızlardan birine..kız şımarık,umursamaz...oğlan gözü yaşlı,neredeyse hırsından ağladı ağlayacak,ana avrat düz gidecek gibi..bekledim..yutkundu,artık neyi yutmaya,sindirmeye çalışıyorsa..çatallı sesi birleşti bir yerde,bin yıllık bir sözün ağırlığıyla inledi “senin gibi satıcılarla gonuşulmaz..” Parmak kadar çocuğun şu kadar yılcık birikimiyle söylediği şimşek gibi söz..işte ben de haykırıyorum,otuzuna gelmiş bir adamın kifayetsiz sözlerinden,bu oğlan çocuğunun sade ve derin cümlesine sığınıyorum..
Bastığı yerde ot bitmeyen,dokunduğu hiçbir şey iflah olmayan,her sözüyle ve suskunluğuyla bizi boğup, etimizi kesip kaçanların suratlarının ortasına haykırarak..sizin gibi satıcılarla gonuşulmaz!.
Yine İzmir’de,Eser’de kalırken,uyuduğum odada,uzun süre dışarı çıkmak için vızıldayarak kendini ve beni de helak ederek uçan garip böceğin,nasılsa kafayı tavana vurup düştüğünde, zaten hep açık olan kapı aralığını fark edip uçup gitmesindeki ilahi titremeyi hatırlıyorum hep..çıkış hep var da,onu bulana dek kafa kalır mı bilinmez..ey irili ufaklı çukurlara düşüp hayasızca bağıranlar,çağıranlar..vızıldamayın!.
Galata Köprüsü’nden geçiyorum..az önce biri kalp krizi geçirmiş ölüyor,upuzun serilmiş..balık tutarken belki bu kez kendi takıldı oltaya..belki balıklara gücü yetmediğinden,tutamadığından ölüyor..sonra güldüm kendi kendime,neyi tutarsak ölmeyiz ki dedim,içimden..bakalım biz neyin kancasına takılıp gideceğiz de dedim..
Bazen eski sevgililerim gelir aklıma,birlikteyken biraz biraz öldüğüm..ama sonra ayrılık da bir ölüm biçimidir derim kendi kendime,bir yandan kendimizi öldürürken diğer yandan ötekini de öldürürüz derim..
“Hepimizi öldüren,çok kere,hayatın,yabancıların,ekseriyetin ve talihin mümessilleri gibi telakki ettiğimiz birtakım unutkanlıklar,ihmaller ve tekasüllerdir.İnsanları öldüren,başkalarının gözlerine görünemeyecek kadar küçük birtakım nezaketsizliklerdir.” Abdülhak Şinasi Hisar
Sızısı-keşkesi toplanır yumruk olur,yumruk açılınca el..yel esince hiç olur..
İstiklal’de yürüyorum.satıcının biri,ağzının içinde küçük bir düdük..kuş sesi çıkardığı kadar Baba filminin müziğini çalmakta da usta..titredim yine,varlığın sınırsız imkanlarını düşünerek..uçurumuna düştüm yine kendi varlığımın..
Kızılay’dan Kolej’e doğru yürüyorum.Metro çıkışına tünemiş seyyar satıcılar.ne zaman rastlasam varlığım sallanır onların aşklı büyük iştahla haykırışlarından..bu adamlar bu işi para için yapıyor olamazlar..büyük ve gizli bir felsefenin sahibi gibiler..bu ülkenin bütün okullarını,statülerini,değerlerini inkar etmişler..ama işte yine en mutlumuz yine de onlar..tanrım,adamlar aşk yapıyor,ana avrat küfür eder gibi gizlice kudurmuş bir sevinçle zıplıyorlar sanki..işte haykırıyor eşofman satan işportacı, “takım 15, 20’ye çok sattık!..” insan ruhunun derinliklerinde sörf yapmışlar gibi..tüketim duygusu böyle nasıl kırbaçlanır!..ey benim, içindeki Karun Hazinesini bir pula satamayan kardeşlerim..
Duruşmaya gidiyorum,sabah adliyenin önündeyim..karşımdan iki küçük kız çocuğu anne ve babasıyla geliyor..yanımda yürüyen yine küçük bir kız,elinde çilekli dondurma..karşıdan gelen küçük çocuklardan biri daha bozulmamış doğasıyla,estetize etmeden,gizlemeden, nefsiyle sesli mücadelenin doruğunda belki..belki sadece kötülük olsun diye, “donduyması pis,kötü..” az ilerleyip duruyor önümdeki küçük kız,dondurmaya bakıp, “donduymam pis değil..” diyor kendi kendine,masum..belki kalesini örüyor varlığının, duvarlarına tuğla koyuyor..ağlamamak için zor tuttum kendimi..el kadar çocuklardan özlü hayat dersleri;yıllar yılı atılan her söze kulak verip kendini kötürüm eden, dondurmam pis dondurmam pis..diye diye ruhunu sakatlayıp gitmiş siz kardeşlerime..çocuğun dondurması pis değildi ,olsa da ne değişirdi ki zaten,büyük bir iştahla yemeyi bildikten sonra..
Eminönü’nden Kadıköy’e geçiyorum vapurla..güzel mi güzel bir kız..şiir gibi,serbest vezinle yazılmış bir şiir,her yanı ayrı güzel..Sarayburnu üzerinde batan güneşin fotoğrafını çekiyor,iskeleye yanaşan vapurun ucundan sarkarak..o kadar güzel ki!.seni kim çeksin dedim içimden,seni kim çeksin..ey hep başkalarının iyiliğiyle,güzelliğiyle meşgul olan kardeşlerim.. ya sizi?..
Bilirkişi heyetiyle keşif mahallinde bekliyoruz.hava sıcak,ama esiyor neyse ki,bir çınar ağacının gölgesinde oturuyoruz.çocuk parkında çocuklar “yaşa Fenerbahçe..” diye marş söylüyor;toz toprak içindeler,gözü kör eden bir fakirlik içinde..gelecekleri yok..siz çok yaşayın diyorum önce içimden..sonra biri, “anneee laaaann” diye bağırınca,acaba?. diyorum,sonra vazgeçip içimden “yaşa Fenerbahçe” marşını tutturuyorum..başım dönüyor yine,uzağa yakın,yakına bu kadar uzak hoyratlık içimi acıtıyor..bizimle başlayıp büyük bir kıyıcılıkla,vefasızlıkla bize yönelmiş her şey gibi..
Bir gün Sakarya Caddesi’nde yürüyorum..annesinin elinden tutmuş sarı montlu bir çocuk çarpıveriyor bana birden bire, “doinkk..” diye..yürüyen şişmiş bir balon gibi,o kadar sevimli ki,yüzünü göremiyorum bile,sanki canlı değil,hiçbir refleks göstermeden,öylece karnıma çarpıveriyor,hiç zaman harcamadan,geriye bile bakmadan yalpalayarak gidiyor,yürüyen sarı balon..önüne geçemediğim bir iyilik hali yaşıyorum..
Çarptığı her yere yapışıp mesken edinen kardeşlerim..öyle çarpa çarpa da olsa gitmek fikri hoşuma gitti..arkaya bile bakmadan..
Üsküdar vapuruna binip,nasılsa Kadıköy’de inmeyi bekleyen çocuklar gibi şaşkın geçti hayat..gitmek istediğimiz yerlere giden vapurlar kaçtı,biz artık ancak,bindiğimiz vapurların gideceği yerde inecek olan yolcularız..
Kurumuş yapraklar gibi,neresine dokunsan kırılıyor,sevmeyi ve özlemeyi unutmuş adamlar..Kurtuluş Parkında ağaçlar..yüzlerce ağaç..sirklerdeki akrobatlar gibi..binlerce dal inanılmaz kavisler çizerek göğe,ışığa,yaşama yöneliyor,diğer dalları boğma pahasına.. Kurtuluş Parkında kurumuş birkaç ağaç gibi,başkalarının nefesiyle zehirlenmiş, kurumuş kardeşlerim..Mucize yok!.
“Mucizeler beklemekten vazgeçtiğimizden beri gönlümüzü hafif ve ellerimizi temiz tutmaya yarayan bir sadelik ve uslulukla dolaşacağız.” Abdülhak Şinasi Hisar
İyi olmak bir hastalık olmasın sakın?.Hiçbir metaforun ardına gizleyemiyoruz kederi.. Ama atamız,dedemiz söylüyor işte; “söylemem derdimi dertsiz insana/dert çekmeyen dert kıymetin bilemez/derdim bana derman imiş bilmedim/hiçbir zaman gül dikensiz olamaz..”aşık veysel
“bir derdim var bin dermana değişmem..” şah ismail hatayi
Küçüktüm,dört beş yaşında..hep geçecek diye beklediğimiz bir ruh kanseriyle cebelleşiyordu babam..odasında hırıltılar içinde,başucunda boş ilaç şişeleriyle bulduk onu..şimdi artık, başı karlı yalçın dağlar gibi görkemli annem,yiğit annem kadın kollarıyla kaldırıp taşıdı babamı,eteğine sarılmış üç oğlan çocuğu..kurtardı babamızı..küçüktüm işte, hastaneye aceleyle giderken ilk kez taksiye binmenin çocuksu sevinci sarmıştı içimi..taksinin camından dışarı çıkarıp koca kafamı,rüzgara sürdüm yüzümü..babam ölüyordu,bense rüzgarın neşesine kaptırmıştım kendimi..yıllar sonra ilk kez Evren’e itiraf etmiştim..niyeyse gizli bir suçluluk duygusu ile kendimden bile saklamışım bu masum çocuk sevincini..demek aşk,bütün kapalı kapılarını açıyormuş insanın..aşk sağanak bir duygu dökümü değil mi ki zaten,diz üstü çöküp ağlamak,bütün kabahatlerini söyleyip huzur bulmak gibi tatlı..hangi duyguyu,hatırayı ayırıp saklayacaksınız..
İşte yıllardır geberip duruyoruz Ali Kozan,ölçülü cümlelerimizle!..hani nerede,bizi kadın kollarıyla kaldırıp götürecek olan..
Fare deliğinden geçemez, bi de kuyruğuna kabak bağlarmış.Ey kuyruğuna kabak bağlanmış fareler gibi yorulmuş,usanmış kardeşlerim..ne de şen gözüküyorsunuz oysa, prozac görmüş,zoraki gülüşlerinizle..deveye binip bir de çalı ardına gizleniyorsunuz aklınızca,bir ümit..
“Ümit kötü bir şeydir,çünkü işkenceyi uzatır..”
nietzsche
Bu ne bitmez tükenmez bir iyicilik oyunudur bu..ah basit ve zavallı duyguların efsunu!..Eser Hocam ne güzel söyledin, “farklı bir trampetin temposuna uyacağımıza,tek kişilik bir geçit töreninde kendi davulumuzu çalar,yürürüz..” yalnızlığa methiye!.tökezleyip kaybolmaktan,çamura bulanmaktan iyidir..
kendimi Kuğulu Parkın banklarına atasım var yine..kentin yoğunluğunun ortasında, kaşık kadar havuz içinde kaygısız,tasasız ve sanki muzaffer kuğular..Kuğulu Park,ruhun yıkandığı bir mabettir Ankara da..
İnsanın şiddetle gitmek istediği bir yer olmaması ne kötü..
Hani düştüğümüz yerden taş alıp doğrulacaktık ali kozan..
İçimde illetli bir inkar nöbeti yine,aksilik,kendimi bırakacak yüksek bir yer kalmamış..
Kendini bırakacak olduktan sonra mesafenin ne önemi var kardeşlerim?..
*19 ağustos da kendini bırakacak olan kardeşim ali kozan’a..