« Önceki |

19/11/2009

AĞIT..

         Hangi dilde ne söylüyor,bilmiyorum.yüz çiçekli bahçemizde çevirisi mutlaka olmalı bu dilin..sadece merhametsiz/sığ  birkaç fikrin yarıştığı sahipsiz muhteşem bahçemizde..

        Batının deli gömleğini giymiş,alevi-sünni,kürt-türk diye boğazlaşmaya hazırlanırken,ölmüş,eski üskü elbiseler içinde fakir babaannemin sıcaklığını getirdi bu şarkı..sakin,içten kadın sesinde bulduğum iyilik,sıcaklık beni hep ona götürür.“taşa değmesin ayağın” diye dua ederdi.zorluklar bu kadar somut ifade edilirdi eskiden;basit ama büyük bir soyutlama..şimdi türlü hilelerle,araçlarla başımıza musallat olan medeniyet,sahici her şeyle beraber taşları da süpürdü..şimdi yüzümüzü sürmeye o taşları arıyoruz..

       Parça pinçik edilmiş bir coğrafyadan  akıl hastanesine döndürülmüş coğrafyamıza  edilen bir dua gibi geldi..yitirilmiş ne varsa ona ağıt gibi..babaanne,sevgili ya da vatan..şu kadar uzaktan içten insan sesiyle ve ezgisiyle insan yavrusu olduğumuzu bir kere daha duyuruyor..

       Akşam akşam,ağlıyor muydum gülüyor mu unuttum..

6/8/2009

BÜYÜK YAZARLAR KÜÇÜK HAYATLAR..

                          YAHYA  KEMAL..
            Cahit Tanyol,ömrü otel odalarında,kahvelerde,meyhanelerde geçmiş,ev ve aile sıcaklığından uzak kalmış bir insanın yalnızlık dramını bulduğu Yahya Kemal’in evlenmemiş olmasını,hatta Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’dan son dakikada kaçmasını tatlı anılarla donatılmış bir aile kültüründen yoksun olmasıyla açıklanabileceğini düşünür.Ayrıca Celile Hanım’la evlenmek üzereyken,hatta güveylik gömleği bile bohçaya konulmuşken aile kuracak maddi-manevi durumda olmadığından uzun  bir mektupla özür dilediğini  Va-Nu’dan aktarır.

            Şöyle der Yahya Kemal; " ben hayatta üç büyük hata yaptım…Büyük şair,büyük edip olmaktan daha önemli şu üç şey var:Birincisi evlenip bir yuva kurmak…Akşam oldu mu dostlar dağılır,evlerine gider.Ben şu otel odasında yalnızlığı bütün dehşetiyle duyarım.Ne şiir,ne kitap ne de dostlarım beni bu korkunç yalnızlıktan çekip alabilirler…"

            Yakup Kadri,sonradan yazdığı Nur Baba kitabına konu olacak olan,Çamlıca’daki Bektaşi Tekkesine bir gün Yahya Kemal’i de götürür.Hep beraber söylenen nefeslerden birinde,o karma ahengin içinden tek başına bir genç kızın billur sesi, altından bir fıskıye gibi yükselince,oldukça demlenmiş olan şair kendisine en yanık aşk şiirlerini ilham edecek kadına  rastlamış olur.

             Şairin evlenme bahsindeki irkilmelerini bağımsız ve başıboş yaşamaya alışmış,kalender ve bohem bir şairin bir takım sosyal kayıtlar altına girmekten sakınışına veren Yakup Kadri,onun sıtmalı muhayyilesiyle,sevgilisini olduğu gibi göremeyerek;

             Kirpikleri süzgün o ihanet dolu gözler
             Rikkatle bakarken bile bir fırsatı özler
..

mısralarıyla vefasız ve fettan kadın hüviyeti vermeseydi tatlı ve rahat bir evlilik hayatına kavuşacağını düşünür.Ancak Yakup Kadri sonradan,şairin,“bu kadar dile gelmiş bir  kadınla ben nasıl evlenebilirim?Sonra herkes bana ne der?Ne gözle bakar?.” demesi üzerine yanıldığını anladığını,şairin artık kendi gözüne, kendi gönlünün eğilimlerine değil,içinde bulunduğu cemiyetin telakkilerine ve göreneklerine bağlı olarak yaşayan bir insan,büyük aşkını geri bir Şark cemiyetine feda eden biri olarak göründüğünü ifade eder.

              Şüphesiz Yahya Kemal’i en çok,yıllarını  geçirdiği otellerin,hanların duvarları anlatabilir.

              AHMET  HAŞİM..
              “..her dilde şiirin konusu zevce değil,sevgilidir,hayaller ve semboller,hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur.Kahramanı zevce ve konusu evlilik olan hikayeden daha tatsız ne olabilir?” diyen Ahmet Haşim’in aşka toz kondurmak istemediğinden evlenmediğini düşünüyorsanız siz de benim gibi yanılıyorsunuz demektir.

             Zira arkadaşı Refik’e yazdığı,kafalardaki şair  hayalini tuzla buz eden özel mektupta şunları söylüyor; “ sen evleniyorsun öyle mi?.Sana ve bana hayli zaman karı aramıştım.kendim için az kalsın buluyordum.Hatta işin mukaddimatına da girişiyorduk.Sonra,birden çekildim.Zira,güzel olan kızın serveti yoktu.Hazreti Eyyüp gibi züğürt bir kızla evlenmenin bir saadet olmayacağından emindim.Sana da bir tane bulmuştum.Fakat,gene servet meselesi el çektirdi…Bana mektup yazan elinin parmağında bir elmas yüzüğün parladığına nazaran zengin bir çiftlik ağasının kızına konduğun anlaşılıyor.Görüyorsun ki azizim Refik,dünyada kel olmak saadete mani değilmiş.kellik,yalnız benim başımda beladır…beni sevenlerin hepsi güzel,fakat züğürt.sevdiklerimin hepsi zengin,fakat bana lakayt.hem zengin,hem bana karşı teveccühkar kızlar tanıyorum ki maalesef çirkin.Hasılı içinden çıkılmaz bir iş….her gün değişen aşklara rağmen şiddetle evlenmek fikrindeyim..”

             Yakup Kadri’nin anlattığına göre,her gördüğü kadına aşık olan Ahmet Haşim,kendisini zaman zaman gülünç hallere düşüren romantik,platonik aşklardan kurtarmak için kendisini hayvani zevklere atar ve şairane gönül hülyalarına tamamıyla yüz çevirir.Evlenmekten daima kaçar,çünkü alacağı kadının kendisini sevmeyeceğine inanır,aldatılan bir koca olmanın rezaleti ona felaketlerin en büyüğü gibi görünür, "kadın benim neremi sevecek?" der..Hiç sevmediği ve Piyale kitabında "Başım" adlı şiirinde "ifrit" diye tanımladığı kafasını kökünden kesip atmayı düşünecek kadar kendisiyle kavgalı şair belki de haklıdır..

           Ölümünden beş-altı sene once Yakup Kadri’ye yazdığı mektupta söyledikleri,otel odasında yalnızlığın dinmeyen sızısıyla inleyen Yahya Kemal’in sözleri kadar dokunaklıdır.. “kırkını geçmiş bir adamın beyaz saçlarıyla,mektepten henüz çıkmış bir genç gibi hayatını tanzim edememiş bir vaziyette kalışından daha hazin bir şey tasavvur edemiyorum.Bütün nesiller,yanımdan kahkahalar ve şarkılarla geçip gidiyor ve ben dünyanın nimetlerine hala bir dilenci gözleriyle kenardan bakıp durmaktayım.”

             Dilenci gözleriyle hayatı izleyen Ahmet Haşim, kaç defa evlenmek üzere iken irkilerek geri kaçmış,hem de birkaç gün once yanıp tutuşduğu o kızı;

             Terk etti mi Leylasını Mecnun

mısrasındaki hüznün bir zerresini duymaksızın kalbinden söküp atmıştır. Ya sevgilisinin bir sözünden alınmış,ya da kaynanası olacak kadının bir tavrını,bir hareketini bayağı bulmuş,böylece bütün ömrünü hep yarım kalmış aşklar ve sonu gelmeyen evlenme teşebbüsleri içinde geçirmiştir.

            Yukarda Ahmet Haşim’in evlenmediğini söyledikse de,ölümünden az once mirası ve dulluk maaşı kalsın diye resmen evlendiğini söylüyor Abdülhak Şinasi Hisar. Biz evlenmeyi kalple olmayınca saymadığımız için bu resmi nikaha itibar etmiyoruz.

              NECİP  FAZIL  KISAKÜREK..
              İçinde birinci ve üstün yaratılmış olmak,başarmak için yaratıldığı duygusuyla çocukluğunu geçirdiğini anlatan Necip Fazıl'ın uzun yıllar bir ayağı Avrupa'da ve Beyoğlu'nun karanlık kaldırımlarında Bohem bir hayatta, bir ayağı otuzlu yaşlardan sonra tanıştığı Es'Seyyid Abdülhakim Arvasi'nin ruh ve inanç iklimindedir.

              Ölüm karşısında yokluğa inanan ve onun karşısında hiçbir teselli aramayan,"ışık biraz daha ışık "diye ölüm döşeğinde inleyen Goethe'nin aksine, ölümünden beş gün önce arkadaşı Ali Naci'ye, "kardeşim,şu aydınlığı kapa." diyecek kadar sakin ve teslim olan Ahmet Haşim’den farklı olarak Necip Fazıl ölüm karşısında telaşlıdır.Bu telaşı sıradan sözlerinde kerametler bulduğu şeyhinin dizleri dibinde son bulur belki.

             Şeyhinin, “evlen,evlen,evlen!” tekdirleri karşısında bıyıkları yeni terlemiş,şahsiyeti silinmiş,bir aciz kul,bir şakirt kesilir; “efendim,ben münasibini bulamıyorum.Siz bana muhitinizden,yakınlarınızdan birini bulun ve emredin..İsterse o bir hizmetçiniz olsun,hemen evleneyim!”

              Neyseki hayat yardım eder ama kendi tanıştığı kızı yine de şeyhine göstermek ister. “Zamane kızlarına güven zor.Şüpheliyim…Ne emredersiniz?”der.Gerisi tam eğlencelik.Kızı huzura çıkarmadan,ilerde bir kahvehanede bekletirken şeyh sorar Necip Fazıl’a, -“Üzerinde ne var?” – “Yeşil bir manto efendim!” Bir anda,şimşek gibi bir hızla,ani bir dalış ve uyanışla hükmü verir şeyh..-“Sen,ondan değil,kendinden şüphe et!” Hadi hayırlı olsun.Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine..          

               HÜSEYİN  RAHMİ  GÜRPINAR..
               Hüseyin Rahmi Gürpınar,dört mevsim ellerinden çıkarmadığı eldivenleriyle de meşhurdur.Eldiven merakı şıklık kaygısından değil,mikrop kapma,hasta olma korkusundandır.Eserleriyle dudaklarımızın kenarında her daim bir gülücüğün tadını bırakan yazar,bu titizliğiyle belki de,dönemi içindeki yazarlar arasında bir rekora sahiptir 80 yıl yaşayarak.. 

              Yazarın evlenmemesi de yine sağlık meselesinde bu derece ince düşünmesine bağlanmaktadır.Zira kendisi yeğenine şöyle anlatmıştır: “yeryüzünde yedi hastalık vardır ki ırsidir ve ben bunlardan son derece korkarım.Bakarsınız bir insanın kendisinde olmaz,babasında olmaz da,büyükbabasında,dedesinde olur!İşte ben bunu düşündüm.Bereket versin ki herkes benim gibi düşünmüyor.Yoksa dünya bekarlar dünyası olurdu.” 

              Zihni yorulduğu zaman eli işlesin ve dinlensin diye tığ ile örgü ören,yaprak örgüsü nedir,saç örgüsü nedir,haraşo neye denir bilen yaşlı ve hasta Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın ölüm döşeğinde  ağzından ne bir büyük eyvah,ne de metafizik bir gerilimin soğuk çığlığı duyulmuştur.Ölümünden birkaç dakika önce son sözü şöyle olmuştur. “Kedilerimi iyi doyurunuz!”

 
  

 Kaynaklar: 


 
 Cahit Tanyol, Türk Edebiyatında Yahya Kemal
  
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları
  Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşimı-Monografi
  Abdülhak Şinasi Hisar,  Ahmet Haşim:Şiiri ve Hayatı
  Ahmet Haşim, Bize Göre
  Ahmet Haşim, Piyale
  Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben
  Hikmet Feridun Es, Tanımadığımız Meşhurlar 

 

31/7/2009

ÇÜRÜK DİŞ..

                                    uzun bir yolun kısa yolcusuna..

             
İstanbul’dan Ankara’ya hemen her hafta sonu gidip geldiğim günler artık geride kaldı.Kirli,karanlık ve soğuk günlerde tanıdığım İstanbul,çoktandır çiçeklerini açtı bana..Ankara mis kokulu iğde ağaçlarının avuntusu ve zoraki yeşilliğiyle eskisinden daha uzak şimdi.Başkasıyla evlenmiş,koca götlü,koca memeli çocuklu eski bir sevgili gibi Ankara..

            Ankara’da masasız ve kırık kanepeli odamın,kapı arkasında kalmış kiriş boşluğunda,liseli hevesli ellerimle çaktığım ve küçük,saklı boşluklarda iyilik,güzellik bulma eğilimlerimi anlatır gibi duran mütevazı kitaplığım,taşıdığı onlarca kitapla beni anlatır..

            Şu üst raftaki kitaplar politik arayışlarımı,onun altındakiler sevilip de sevemediklerimi, onun altındakiler sevip de sevilmemelerimi anlatır..ve büyük bir boşluğu diğerleri..

            Unutulmaz eski bir sevgilinin yüzü gibi kazılı içime,onlarca kitap sırtının duvarıma çizdiği efsunlu,saklı resim..manzarasında  nice sözler edilip,hayallere dalınmış..

            Yılda birkaç kere geldiğimde yabancı,hoyrat ellerde bozulmuş bulduğum benim sevgili kitaplığım..çekmiş kulağını göğsüne kadar uzatmışlar,saçları böyle karman çorman olmazdı hiç,kırmışlar gibi burnunu da ortasından..beni görünce gülen gözlerini de söndürmüşler işte,incitmişler onu..ciğerleri pare pare edilmiş,dermansız kalıp devrilmiş kitaplarım..   

            Ben ölmüşüm de etimi yiyorlar sanki,koparıp koparıp kitaplarımı..raflarda kararmış,çürük bir diş gibi kalmış boşlukları..Bu kadar çirkinini artık ben dahi sevemem..

           Okununca bittiği sanılan kitaplar,öpüp,koklamalara doyamadığım..ellerim değmiş ellerine, tek tek okumuş,çizip,işaretler koyup bir parçam kılıp,kendime benzetmişim..başka bir baskısında aynı yüz çizgilerini bulmak ne mümkün..

            Siz kitapları sadece kitap mı sandınız?.göğsüm daralıyor onları öyle gördüğümde,kaçarak  dönüyorum İstanbul’a her seferinde..beni benden çalıyor durmadan birileri..

            Peki bizim de,bir yerlerde  kararmış,çürük bir diş kadar kalıyor mu dersiniz  boşluğumuz?.

18/7/2009

GÜNAH..

             Leylek Sokak'tan denize doğru indi bu kez.Cemal Süreya Sokağı'ndan sağa saparak Kadıköy Çarşı'ya doğru ilerlerken,sokağa adı verilen şairin bir zaman oturduğu Başak Apartmanı'na baktı bir süre.bu alelade apartmanın neşesiz ve cansız  pencerelerinde şairin cemalini aradı,bulamadı.sırtını verip apartman kapısına,onun gözüyle baktı şöyle bir.akşamın bu saatinde,bahçesiz dar kaldırımlı apartman önlerinde birikmiş çöp torbaları ve bu torbalardan iştahlı bir akşam yemeği çıkarmaya  çalışan kedilerin telaşı belki sadece değişmeyen dedi.apartmanlar omuzlarında yılların yorgunluğu,kararmış yüzlerinde yitip gitmiş bir sevgilinin ince uzun ellerinin izleri.. bu sokak şair eyliyor galiba insanı dedi, güldü..

               Elleri ellerinde sevgililer gibi kıvrılarak iniyordu sokak.şimdi Çarşıdaydı;içinde İstanbul’un en güzel kızları gezen..sokak boydan boya,sağlı sollu masalarla kaplıydı.insanlar hayattan bir parça alıyorlardı sanki,içlerindeki boşlukta yankılanan sokağın gürültüsü..

               Yolun sağında bir kaya parçasından yontulmuş gibi duran  genç bir adam Santur çalıyordu..o çaldıkça sokak bir uzak ülke oluyor diye düşündü. bu ülkenin sınırını işte bu tellerden çıkan harikulade,efsunlu ses çiziyor,ülke büyüdükçe büyüyor,dedi,sürgün duygusu gelip insanı buluyor..herkes ölmüş ve bu aletin sesiyle doğrulup yattığımız yerlerden uzağına düştüğümüz sevdiklerimizi arıyoruz sanki dedi..  

               Sevgilisi ile yürürken bir genç adam,sokak müzisyenine vermek için cebinden bozuk para çıkarıp eğilerek bıraktı önüne..arkalarından gelirken bu genç adamın cebinden bir kağıt parçası düşürdüğünü fark etti.üç beş adımdan sonra eğilip aldı,20 lira..çift hızla yürüyordu.para elde arkaları sıra yürümeye başladı..kız efil efil bir elbise giymiş,yazın geldiğini içinde hissetti bu kez..oğlan kulağında küpe,elinde sigara,dumanını savura savura gidiyordu.seslensem mi,koşsam mı derken,Ermeni Kilisesi önüne kadar geldi.çocuk sigarayı yere attı.sigara içenleri değil belki ama izmaritini yere atanları sevmem dedi..parayı vermekte tereddüt etti.bunu hak etmiyor olabilir dedi.kendince bahaneler buldu..iyi de burada ne sınanıyor ki dedi..onun iyiliği mi benim ki mi?.bu kadar iyi olmalı mıyım diye söylendi belli belirsiz?.bu kez taa Rum Kilisesi önüne kadar gelmişlerdi..koşup tutsam omzundan, parayı uzatsam diye düşündü.yüzünde belirecek ifadeyi merak etti.ya kızın ifadesi?.sevgi mi,şaşkınlık mı,yoksa alay mı?...metrelerce yapılan takipte açıklamakta  zorlandığı bir gariplik olduğunu hissetti.artık parayı vermekte bir yersizlik,bir mahcubiyet duyuyordu.vermiyorum işte dedi kendi kendine..döndü.

             Terk edilmiş Kadıköy evlerinin kalabalık sokaklarında eğlenen insanların arasından geçerken artık bir başkası olduğunu hissetti.ince uzun bir ipin üzerinde yürümüş,sona gelmiş ama bu kez bile isteye boşluğa bırakmış hissetti kendini.iç muhasebesi devam ediyordu.yüreğinin pompaladığı kan bu kez damarlarını dövüyordu.ayakları hızlandı.başına gelecek bir felaketi beklemeye başladı.dönüp dönüp arkasına baktı..metruk evlerin önünden daha dikkatle ve kaçınarak geçti..

              Son peygamberi ilkokul öğretmeni geldi aklına,ondan utandı.ama parayı yerde buldum diyecek oldu kendi kendine,yine utandı.mazeret uydurmak istemiyordu.kötü olmak istedim sadece dedi.kabul edilebilir sınırlar içinde,çocuksu bir kötülük yaşamak istedim dedi..teselli bulamadı.iyilik dolu eski sevgilileri geldi bu kez gözünün önüne..sol göğsü üstüne bir değirmen taşı geldi oturdu,döndü döndü döndü..un ufak olup kırılmış kalbi,hiçkimse mükemmel değil ki dedi,hatta siz de..

             Nefes alamıyordu.kaldırımları ayağı altında çevirmeye başladı yine..iyilik neydi?.ya kötülük?.tanrıya inanıp,o yokmuş gibi yaşayanlar neydi peki?.ya kendisi,tanrıya inanmayıp,o varmış gibi yaşamaya çalışan kendisi neydi?.

           Hissettiği günahkarlık duygusundan derin,gerilimli bir sevinç duyduğunu fark etti..kaldırımlarda o paraya ihtiyacı olan  birilerini aramaya başladı..hiç dedi kendi kendine,hiç..sadece mükemmel değilim,sadece tahmin ettiğim kadar iyi değilim dedi..içimdeki şeytanı gördüm dedi,hepsi bu..    
  

26/5/2009

YAĞMUR BEREKETİ..

        
        Yağmur bütün bereketiyle geldi.dört mevsimi uzun bir yaz eyleyen,ılık günlerin gevşetici bütün havasını yıkayıp götürdü.basiretsiz tacirlerce taa Çin’den getirildiği apaçık olan,Müslüman mahallesinde,pille hareket eden minik itici oyuncak farelerin ardında hiç gelmeyecek müşterilerini bekleyen Sirkeci işportacıları,nihayet yağmurun bereketine kavuştular.ahmak-akıllı herkesi ıslatan yağmur bu kez onları bir mantar gibi  her köşede bitirdi.şemsiye satmaya başlayan işportacıların bu kez yağan yağmurla içleri ısındı..
         Zamanı donduran, usandıran kuraklık, sevgililerin de güllerini soldurmuştu.dört mevsim yeşil,zamandan,mekandan münezzeh duran kibirli,sıkıcı çam ağaçları gibi  halden hale girmediler uzun bir süre.yenilenmeyince ölen,çöken,metruk Kadıköy evleri gibi usul usul terk ettiler birbirlerini. elleri hala ellerindeydi.evet öpüşüyorlardı.sarılıyorlardı da..ve daha başka şeyler..
         Yağmurun bereketi buldu onları. yağmuru müjdeleyen rüzgarda,titrek kavaklar zillerini çaldı önce.söğüt ağaçları saçlarını savurup,keyifle ıslık çalarken,ıhlamur ağacı kokusuyla sarıyor onları..geniş yapraklı ağaçlar gibi dört mevsimi giyiniyorlar.. 
         İnceden başlayan yağmur sevgilinin gözlerini kırpıyor.ıslak ok gibi kirpikler uzadıkça uzuyor..koca gözlerinin deryasında yağmur damlaları kayboluyor.uzun siyah saçlı başını sevgilinin omzuna düşürüyor işte bir sevgili.ayaklar şimdi telaşlı.buğulu solukları birbirine karışıyor.sevgililer şimdi daha bir sevgili.kendileri yağmur oluyor,pencere önünde bizim içimize bereket getiriyorlar..
         Yağmur,küçük,kara bir kızın saçları gibi esrarlı yağıyor..havada toprak kokusu,sonsuza kadar huzurla uzanacağımız yatağımızı,aslımızı hatırlatıyor..
         insan belki de yağmurlu bir günde,kızmış bir topraktan ve iğde ağacının çiçekli bir dalından yaratılmıştır..

17/1/2009

NAİF..

 fakir sarı ışık dolu evlerimizde
 salınan kimsesizlikle
 donmuş gibi duran zamanı
 ayak parmaklarının ucunda
 durmaksızın sallanan dizleriyle
 hızlandırmaya çalışan,
 anı
 geçip gitmiş
 korkulu bir kabusun
 parçası kılmaya çalışan
 naif çocuklarız..

14/7/2008

AĞACIM..



             Moda Burnu'nda ama tam olarak burnunun ucunda, Kalamış'a,Fenerbahçe'ye,Adalara karşı göğsünü şişirmiş,saçlarını geriye atmış,şımarık,ergen  kızdır ağacım.eski sevgililerime benzer,tanıdıktır,boynunda fuları,kilim desenli heybe çantası ile karşılar beni.arzumanım kalmış ince belinde,siyah saçlarında uktelerim..

            Bütün orduyu arkasına almış,önde giden eski zaman şövalyesidir,çocukluğumun sokak kavgaları gibi kalabalık..yeni yetme,bıraksan karşı adalara sıçrayacak..delikanlı,kahraman uçbeyidir ağacım.sözbeyi şair arkadaşım gibi,sert rüzgarda dallarının bana söyledikleri..

            Sonbahar gelir,yapraklarını döker,belediye gelir,dallarını budar soyar onu,sanki ince dallar ağaçtan değildir..bütün pulları dökülür..kuş dahi konmaz olur dallarına..

            Kış gelir,biradımlık adalar uzak olur..yüzünü göğsüne süren sevgililerde yoktur artık..ancak içısısı kadar sıcak..

            Koşar giderim yanına,ellerim ellerinde.geldim derim;geldim ey kara
kışta,bıçak ucu ayazda,soluksuz gecede benim olan  ağacım,yaz bahar gelip yeşillenende herkeslerin olan ağacım..


10/7/2008

GİTME..

 Moda Işıklar'da
 Karşıdan karşıya geçmek için
 Penceremin önünden geçip
 Kırmızıda bekleyen kız
 Yeşil hiç yanmasa
 Sen hiç gitmesen..

4/6/2008

GÜLÜNCE..

 

  gülünce

  düşmüş bir taş gibi beni

  yüzünün sımsıcak kırmızı gölü

  ne de güzel halkalanıyor..

 

3/4/2008

YOK..

 

  sesinin başladığı yerde yokum sevgili

  ellerinin başladığı yerde yok..

 

  ah gülüşünün başladığı yerde yok..

 

 

 

4/1/2008

ARABA SEVDASI..

                                                                    kaldırımlara..

         siz de benim gibi yürümeyi sevenlerden misiniz bilmem.ama ben yürümeyi sevdiğim kadar yürümeyi sevenleri de severim.tek ritüeli yürümek olan bir dinin bağlısı gibi,kardeşlik duygusuyla hiç tanımadığım bu kaldırım dervişlerine karşı derin bir sevgi duyarım.onlarla beraber aslında yürümediğimizi,toplu ibadet ettiğimizi duyumsarım..

         bilindiği üzere kaldırımlarda yürüyor olmanın türlü nedenleri var.kendi kendine biraz konuşmak bir sebep olabildiği gibi biraz susmak da bir sebep olabilir..ulaşım ücretinin külfetinden kaçınmak,birilerine rastgelmek ve kendinden kaçmak da..

         ancak en çok İstanbul da hissettiğim yeni bir gelişme var.biz ağır aksak kaldırımlarda  seyrederken,özellikle o apartman gibi jeeplerin üzerinden bizi süzüveren havalı kız çocuklarının kendilerini çok sevmiş,haz dolu bakışları..

         araba bir erkek oyuncağı olarak bilinegelsede,bir süredir artık erkeklerden çok kadınlarımızın,kızlarımızın araba sevdasına düştüklerine tanık oluyoruz.biz bu dermansız derde düçar olan arkadaşlarımıza naif duygularla ancak Boğazda sevdikleriyle el ele yürümeyi ve martılara simit atmayı tavsiye edebiliyoruz..

         hareketlerindeki kadifemsi yumuşaklığı kaybetmiş,seslerinin çiçekli bahçelerini soldurmuş kadınlarımızın bu araba sevdası oldukça dikkat çekici..

         araba markaları,modelleri vs.bizim için hala muamma olma özelliğini korurken ve biz arabaları ancak renkleri itibariyle ayırdedebilirken,kız ahbaplarımızın derin bilgi ve açıklamaları ile aydınlanıyor,kanaat sahibi oluyoruz..sahi,ne oldu da kızlarımız oğlan çocukları gibi arabalara aşık olup meylettiler?.yuvalarından düşmüş kuşlara ağlayan kızlarımız ne oldu da mesleğinin ikinci yılında "ancak" bir Uno alabilmenin ezikliği ile elem duyup hıçkırıklarla ağlar ve sonra bir Palio sahibi olduklarında mutlu mesut olup,susup oturur oldular?.. 

         aklının aydınlığı gözümüzü alan kızlar nerede?.nerede özenli defterlerine yazılmış şiirleri,öyküleri bizimle paylaşan kızlar,onların minicik elleri..kara gözlerinde dokunaklı çocukluk hatıraları donmuş kalmış kızlar nerede,onların sıcak,iyi yürekleri..

         kız çocuklarının erkek kardeşlerinin pipilerini gördüğünde "niye bende yok!!" türü bir ağlama krizine tutuldukları tanık olduğumuz,olağan hadiselerdendir.pipiyi bir fazlalık ve kendi durumlarını bir eksiklik olarak algılayan kadınlarımızın bir tür kompleks geliştirdiklerini kitaplar yazar.büyüdükçe geçtiğini düşündüğümüz bu rahatsızlık,öyle anlaşılıyor ki bir şekilde sinsi varlığını sürdürüyor.binlerce yıldır iktidarın sembolü olmuş uzvun yerine,şimdi kadınlarımız tarihsel bir hınçla,nihayet kadınlarla erkekleri eşitleyecek,modern çağın iktidar nesnesini,uzvunu ikame etmiş gidiyorlar anlaşılan..

         ne olur o güzel,o dünya iyisi kadınlarımız o parlak arabalara binip gitmiş olmasınlar..

 

 

21/12/2007

İCAT..

 

                                           kırık bir güne başlıyoruz yine

                                           kim ki ümit taşır

                                           kırılır bir yerde

                                           biliyorsun

                                           acıyı söylemek çoğaltır

                                           susuyoruz böylece..

 

           İnsan için alçalmanın,kötülüğün bir hududu var mıdır?.biz burada küçücük ellerimizle hayata tutunmaya çalışıyoruz,onlar çivili ayakkabılarıyla ellerimize basıyorlar..ellerimiz acıyor ama bağırmayacağız..

 

           acımız o kadar büyük ki bu acının yanında;bir zamanlar bize en yakın ve şimdi bize en uzak kardeşlerimizin,soysuz fikirlerle,yalanlarla büyümüş şekilsiz nefislerinin,yükselmek isteyen ruhlarını alıp yere çalmasına tanıklığın ağrısı o kadar büyük ki..

 

                                           ey yangın merdiveni olmayan aşk

                                           kül olup savrulduğum sarmaşık

                                           yangın merdiveni oldun yine de

                                           sebepsiz kaçak ömrümün..

 

           ince belli bardakta çay değil ki hayat,onu keyifle yudumlayalım.varlığın vahametini arttırıyor her gelen gün sadece..her yeni şehir,her yeni insan,her köşede bizi bekleyen neyse..

 

           gece karanlık fırçasıyla boyarken ruhumuzu,bu korkunçlu varoluş,bu vahametli gidiş nereye..

 

           yine de o yağmurdan,çamurdan sonra beliren Gökkuşağı'nın aldatan neşesine sığınıyoruz,denize düşenin yağmurdan korkusu olur mu diyerek..

 

           şarkı söylemeye benziyor bu yaşamak;kimi içinden söylüyor sessiz,kimi solo yapıyor her tonda,kimi koroda sus pus..     

                                               

           Bugün tam iki sene olmuş İstanbul'a geleli.o meşhur en uzun gece..otuz yıl sürmüş bir kara büyü gibi,Ankara da doğmaya,okumaya,askerliği dahi yapmaya sebep bir  "Ankara Büyüsü" nü bozup geleli iki sene olmuş.tarifli kederleri bırakıp Ankara da, İstanbul'a Orhan Veli'nin tarifsiz kederlerini paylaşmaya geleli iki sene olmuş..

 

           Bu iki sene sonunda,kendimi "pille çalışan pil" gibi,neye yaradığı belirsiz,(ancak kendini çalıştırmaya yarayan)acayip bir icat gibi hissediyorum.belki bu da birşeydir; hepimiz kendi kendimizin acayip bir mucidi değil miyiz ki zaten..

            

23/6/2007

SICAK..

 

 

 

 

       Ne kötü,kalabalıklara birini görme ümidi olmaksızın bakmak..

 

              Recaizade Sokağı yokuşunu çıkarken zayıf düşüp,kaybedip kendimi,ağırlığını yüklendim duygularımın,bizim bu yokuşlarımız biter mi deyip,Halit Ağa Caddesinden sağa sapıp,Söğütlüçeşme yokuşundan inerken,Ali Kozan’ın ümitvar dizesiyle  buldum kendimi ancak; “bir yokuş iner bir başka yokuşu..”

             Cağaloğlu Yokuşunu çıkarken İsmet Özel’i bulmuştum yanımsıra,yokuşu hiç bitmeyen şairi; “doğmak saldırıya uğramaktır” diyen üstadı..ve sığınacak bir yer aramaktır yaşamak diye kendimce tamamladım cümlesini..az kalsın yorgun omuzları üstünden,"sığınacak yerin kaldı mı senin ey şair!." diye fısıldayacaktım kulağına..sonra v.woolf’ün şu cümlesiyle frenledim kendimi ancak.. “mutsuzluklarla dolu bir dünyada nasıl mutlu olabiliriz?..biz burada yalnızca sonradan yok edilecek olan bir yaprağın altında korunmaya çalışıyoruz.” Dökülen yapraklardan mustarip şaire haksızlık olurdu bu..

             Ey sığınacak bütün yaprakları dökülmüş kardeşlerim..işte şu savrulup giden dinimizdir,şu siyasetimiz ve şu sevgilimiz,eşimiz ve şu da arkadaşlığımızdır.. sığınacak yerimiz kaldı mı ki bizim kardeşlerim?..

 

             Ankara da arkadaşlarla buluşmanın ayrı bir keyfi vardı.“Kızılay da saat 4 de..” bu her zaman Küçük Dost Kitapevi demekti.bizim küçük kabemiz,ama biz orada hep büyük dostlarımızla buluşurduk..aslında bu her zaman doğru da değildi,çerden çöpten adamlarla da buluştuğumuzu itiraf edelim..ama Küçük Dost önünde buluştuğumuz arkadaşların çoğuyla halen görüşüyoruz,YKM,Zara,Vakko önünde buluştuklarımızın çoğuyla görüşmüyoruz oysa ki.. Küçük Dost bir ölçüymüş,dostluğun ve kardeşliğin ölçüsü..

            Şimdi İstanbul da buluşmanın zorluğu..burada buluşmanın adı “kavuşmak” olmalı,sıra sıra dağlar dizili sanki arada..ziyanı yok,daha nasılsa büyük dostlar edinmiş değiliz diyerek teselli buluyoruz..

 

             Ne güzeldir şu Eminönü İskelesi’ne yanaşan,soylu Kadıköy vapuru gibi süzülerek ömrümüze ılık ılık yanaşan,göğsümüzün kuşsuz kafesinin,gönlümüzün güvercini kızlar..İskelede beklerken Kadıköy Vapuru size hiç dönüp bakmadan, dosdoğru Galata Köprüsü’ne doğru gider.Yüreğiniz elinizde,artık gitti gelmeyecek derken o kendince bir yerde usulca sola harikulade  bir manevra yapar,kayar gelir,iskeleye sağını verir.o kuğu gibi güzel vapur,ince iki ip ile bağlanır..bağlanmasa da gidecek değildir aslında..ama usul yerini bulur böylece..

         Bir de adına Motor denilen ulaşım araçları var,özel firmalarca işletilen..vapura nispeten daha hızlı bu vasıtaların bir estetiği,asaleti,üzerine düşünülüp bir sigara yakılacak hatırası,seyirlik bir endamları yoktur..iskeleye yanaşması ise bir felakettir,dosdoğru gider iskeleye ve burnunu verir..deniz içinde bir ray üzerinde hareket eder sanki,bu mekanik neşesiz vasıtanın şiiri yoktur,şarkısı yoktur,ağlaması gülmesi yok..

 

           Bahar geldi yaz oldu..İstanbul kaldırımlarını artık küçük bebek arabaları ile paylaşıyoruz;küçücük insan meyveleri..kış boyu erken basan karanlıktan,odaların sarı ışığına sığınan sevgililer,sıcacık meyveler vermeye durmuşlar demek..mis gibi bebekler,ufacık elleri,ayakları..

           hoşgeldiniz mis kokulu bebekler,annelerinin ve babalarının hayatından bir tane daha yaşayacak olan bebekler;düğün görüp oynayacak,ölü görüp ağlayacak bebekler..

 

           Bir yerli olmanın esas olduğu zamanlarda geçti çocukluğumuz..o uzun otobüs,tren yolculuklarının,her yeni başlangıcın,tanışmanın kaçınılmaz ve artık usandıran sorusuyla açılan pencereleri hatırlıyorum..bir insandan bir başkasına açılan ve nerede nasıl kapanacağı belirsiz pencereleri..

          O iyice alay konusu olan soru yok artık,“nerelisin hemşerim?” nedense soranı sevimsizleştiren bir psikoloji sindi içimize..ama “nerelisin hemşerim?” dedim inatla içimden kendi kendime,yasaklı bir dinin son müridi gibi..bir girizgah cümlesi olmasının ötesinde oralı olunan memleketin insana dair fikir verdiği zamanların bu halis anahtar sorusu yok artık..varsa da boşboğaz bir muhabbetin herhangi bir sorusu olup çıkmış..

         artık kreşler şekillendiriyor çocuklarımızı,bir tornadan çıkmış gibi, hizalandırılıyor çocuklar,yüzlerce yıllık mirasın dışında yeniden şekillendiriliyorlar..aynı teknede hamur olan binlerce,milyonlarca çocuk..hep aynı kelimelerle,aynı dudak bükmelerle öyle uzak,soğuk,insanın boynuna atılıp sarılmayan küstah,bilmiş insan yavruları..

          tüm ayrıntılarımızı silerken zaman,kendi sorusuyla geliyor;bir ayağımız beride öbürü ötede soracağız artık;hangi kreştensin hemşerim?..

 

         Küçük çocukların,koşup koşup insanın boynuna atlayıp,sımsıkı sarıldığı zamanlardı..süt kokulu çocukların,başlarını yasladıkları boynumuzda taşıdığımız sıcaklıkları yok artık..

 

 

11/5/2007

ÇİÇEK..

 

 

           ne çok şey anlatıyor ama..herkes durduğu,baktığı yerden yansın artık..şöyle candan bir çiçek almayalı vermeyeli ne kadar olmuş..öyle desinler diye değil ama.. yerinde, zamanında, usulca.. "sabahları soğuk suyla yıkar gibi yüzünü", insanı kendine getiren,sevimli kılan sabahı..

           hangisi daha çok takdiri hakediyor,hangisi daha şanslı bilmiyorum..çiçeği alan mı veren mi, yoksa arkadaşına elvermiş üçüncü kişi mi..

           fotomontaj da olsa,monte edilmiş hayatlarımıza bir şamar..  
 

22/2/2007

KANADI ÇEKİK KUŞLAR..

 

           ne garip aslında,insanın hiç bilmediği,tanımadığı birilerine okunma ihtimali olan,içini dış eden aleni bir şeyler söylemesi,yazması üstelik..cüret mi cesaret mi?.delilik mi yoksa?..peki kişinin kendini dahi tam olarak bilme,tanıma olanağı olmadığı gerçeği sonsuz bir suskunluğa çağırmaz mı bizi..ne yapalım yani,akıllı desinler diye bize susup oturalım mı?..   

        belki havanın tehditkar parçalı bulutlu grisi,belki hiçbir şey vaat etmeyen kaldırımların durgunluğu kaçırdı bizi,şu kan gibi ılık kör bıçak kelimelerin çatısının altına..

        şapkadan tavşan çıkaran sihirbazlar gibi,hep şaşırtan sevinçli şeyler söylemek telaşına gerek yok..

          ne sevinçli bir telaş,ne hüzün..size şimdi şapkadan sadece çırılçıplak bir kuş çıkarıyorum..

         ah şu bitmez tükenmez kuş meselesi,rakılık..

        biz küçükken Cebeci tren istasyonunun kenarındaki boşlukta hafta sonu kuş pazarı kurulurdu.biz de giderdik bazen.büyük bir hevesle,özenle seçilmiş isimleriyle Uygar abim ve Özgür kardeşimle giderdik..en çok abim meraklıydı kuşlara nedense;belki kanat çırpıp uzaklaşma isteği ilk onda uyandığından,ergenliğin güm güm çarpan yüreğinin ritmine ayakları yetişemediğinden,pır pır çırpan kuş kanatlarının cazibesini arttırmasından belki..yine ilk o uzaklaştı kuşlardan niyeyse;şu dört yanı demir,yayan hayatımızın hapishanesinin duvarlarına ilk o çarptığından belki..

        bulup buluşturup kuş alırdı parasıyla abim.apartman dairesinin onca dar imkanı içinde beslerdi onları..ne okul ne aile,biz ilk dersimizi o kuşlardan aldık..başkalarının kuşunu kendi kümesimize çekmeyi mesela,taklacı gösterişli kuşları çekilecek kuşa karşı şöyle bir  havalandırmayı,birkaç takla ile,süzülme ile kuş çekmeyi..

        yine kaybetmeyi,aldatılmayı da oralarda öğrendik..pazarda büyük bir      heyecanla alınan güvercinlerin bahçede salındığında yine ilk sahiplerine döndüğünü.. “damarlı kuş”ların sahiplerine,evlerine döndüklerini..

        ama bunun da bir hal çaresi vardı..bu  “damarlı kuşları” bir şekilde alıp geldiğimizde kanatlarını çekiyorduk..o cafcaflı kuşlar uçamaz halde,tavuk gibi günlerce bahçede otlar,yemlenir,kanadı çıktığında ise artık dönecek yeri bulamazlar,orada kalırlardı öylece,sersem gibi..artık sizin olmuşlardır..

       çocukluğun bu acımasız usullerini yıllar geçti unuttuk..ama bu kural başka şekillerde yine de yaşıyor  aramızda..tavuk olmuş kuşların seyrinden zevk alıyor yine kimileri..

        evet ya,düşmanımız yok kendimizden başka..kanatlarımızı kendimiz çektik işte,gidecek yerimiz zaten olmadığı için..

                             

            kanatlarını kendi çekmiş kuşlarız

            ah kuş iken tavuk gibi yaşamanın ağrısı

            zaten dönecek evimiz hiç olmamış

            aksilik

            tabancamızda hiç kurşun kalmamış..

 

       rakı da bizi kandırmaz..

19/2/2007

SEVGİLİLER GÜNÜ..

 

 

         

         Telefonun ucundan sitemler geliyor ve beklentilerini iletiyor arkadaşlar.14 Şubatta bir sevgililer günü yazısı beklenmiş nedense..birkaç yazı yazdıysam da Hıncal Uluç değilim ki ben arkadaş..

          Ne vesileyle olursa olsun, birbirini seven genç kız ve oğlanların el ele,dudak dudağa gezmesinden neşe buluyoruz..içini ısıtacak bir insan nefesi bulanlara ne mutlu..tatsız sevimsiz kelamlarımızla çiftlerimizin çiçeklerini soldurmak istemedik ve şom ağzımızı kıstık biraz mübarek günde..ama artık bugün,sıcacık birkaç cümle ile kendi kendine gelin güveysi olan bizler gibi, Şubat ortasında zamansız çiçek açmış badem ağaçlarını görünce bağışlasınlar, tutamıyorum kendimi..

         Ankara da Mamak çöplüğü yıllardır Martılara da yataklık ediyor.Karadeniz'den balık dolu kamyonları takip ederek gelmiş bu ilk nesil Martılar çoktan ölmüş olmalı.bu  sonraki genç nesiller denizi hiç görmeksizin çöplük kuşu olmuş gidiyorlar..bizi dahi kandırmayan Melih Gökçek’in meydanlara kurduğu fıskıyeler,havuzlar,ağzından su akan ıbrıkları saymazsak tabi,bu kadarcık su  Martıları teskin ediyor mu bilmiyoruz..

         Ankara da evimizin karşısındaki apartmanın önündeki kaldırımda dikili üç kestane ağacı..ikisi,iki sevgili gibi olağan zamanlarda o muhteşem çiçeklerini açıp sokağımızı şenlendiriyorlar..bu kestane ağaçları güneşin aldatan gülümsemesine kanıp erkenden açılan ağaçlardan değiller..onları en çok Ankara Hukukun ve  Ankara Tıp Fakültesinin  bahçesinde sevdim,bütün dallarını tek tek ezber ettim yıllardır..onlar açtığında kışın bittiğini anlıyor,bahardan emin oluyoruz artık..ulu ağaçlar..sarılıp kucaklanacak sevgili gibi gövdeleri,güvenli,sımsıcacık ağaçlar..Deniz Gezmiş gibi boyları..öpülen ilk sevgilinin dudakları gibi taze yaprakları..cana can katan rüzgarında baharın,Mango,Zara kızları gibi edalı salınmaları..ahh...

         Ama evimizin karşısında ayrık bir kestane ağacı duruyor öylece,türünün tüm garanticiliğini aşan ısrarı ile Sonbaharda çiçekleniyor..hayretle izleyip duruyoruz yıllardır..baharın bütün neşesini,coşkusunu nemrut suratıyla,şüpheyle geçiren ağaç;oynamak istemeyen mızmız çocuklar gibi,diğerleri yaprak dökerken çiçekleniveriyor..çikolatasını en sona saklayan kötü kalpli küçük çocuklar gibi..

         Güzelim baharı kaçıran ağaç..üç dört günlük çalım için,züppelik için ağaç kardeşlerinden ayrı düşen ağaç..züppe dediysem gönüllenme ağaç..

         Bahara küsen,bahara güvenini kaybetmiş ağaçlar gibi asık suratlarıyla hayatın kaynayan canlılığından huzursuzluk duyanlar..bir baharın cürümünden tüm baharları ipe çekenler..dalları çiçek dolu ağaçların Mart karı altında yine de güzel olduklarını unutanlar..ah elleri bırakılan çocuklar..

         Ve siz,ah zararın Sonbaharından dönenler,deniz görmemiş Martılar ülkesinin aşk görmemiş sevgilileri..

         Sevgililer gününüz kutlu olsun!..

 

2/2/2007

YALNIZ..

 

         

        Caddeye bakan camında, “Bizimle Çalışmak İster Misiniz?.” yazan mağazaya girip, “Sizinle Çalışmak İstemem!” diye haykırarak hızla oradan çıkıp uzaklaşmayı düşündü önce..hiçbir soru cevapsız bırakılmamalı dedi içinden.güldü;sonra güldüğüne güldü..kendim dahi gülerken onlardan beni anlamalarını beklememeliyim diye geçirdi içinden.vazgeçti,yine makul olanın ağına takılmıştı; “efendilik” ağına.bu ağı başına ilk annesinin ördüğünü hatırladı birden,aklı erdiği günlerden bu yana “efendi” ilan edildiğini düşündü.içi acıdı,ağzını doldurup bir küfür savurmayı düşündü boşluğa,boşluğuna..vazgeçti sonra yine,efendilik bende kalsın deyip yürüdü..   

        “..aranızda dolaşmak için giyiniyorum.”diyen Tezer Özlü geçti niyeyse aklından.onu şimdi anladığını düşündü,normal normal çıkmalıyım şu yokuştan eve doğru dedi.yokuşun ortasında Bankamatik önündeki kuyruğa takıldı gözü.yapacak daha iyi bir işi olmadığı için kuyruğun sonuna eklendi.sıradakilere göz attı şöyle bir..çoğunluk kızlardan oluşuyordu.kızların parası hep vardır diye düşündü.ilkokulda bile kantinden tost yiyip cola içenlerin çoğunlukla kız olduklarını hatırladı.sıra ağır ağır ilerliyordu.kendini burada bir süre iyi hissetti.kuyruğun sosyolojik olarak bir grup sayılıp sayılamayacağına kafa yordu.belli bir amaç etrafında bir araya gelmiş insanlar..ama sürenin kısalığı onu şüpheye düşürdü.üstelik sıradakiler arasındaki bağlantısızlık onu iyice bu fikirden uzaklaştırdı.başka kuyruklarda başka insanların bu “grup” meselesine kafayı takmamış olabileceklerini düşünüp kendini garip hissetti..garip..

         Sıranın kendine gelmekte olduğunu fark etti birden.önünde iki kişi kalmıştı.sıkıldı.sıranın kendisine gelmesini istememişti aslında hiç,bundan hiç hoşlanmazdı.beklemek için beklemişti sadece.saatine baktı aceleyle,bir yere yetişmeliymiş gibi telaşa verip kendini,ayrıldı sıradan..yine kendine şaşırdı.bu küçük tiyatroya gerek gördüğüme göre,hiç tanımadığım insanları dahi idare etmem gerektiğini düşünmüş olmalıyım dedi içinden..hiç tanımadıklarımızın yanında dahi giyindiğimizi anladı.insanın gerçekten soyunduğu bir yer var mıdır dedi,cevabını bulamadı..hava soğuk sayılmazdı aslında,niyeyse üşüdü..

        Yolda yürüyen kalabalığa karıştı tekrar..içinin kalabalığından yer bulup dışarıya vermeye çalıştı kendini.kaldırımda aşağı yukarı gelenler gidenler..şu kızı bir elmayı ısırır gibi iştahla dişleyen oğlana takıldı gözü,kızın ıslak yanağına..bir an kızın o verimli yanağından çiçek fışkıracak sandı,güldü,kendi çiçek olmuş zaten dedi..sonra bir kıza;elini sevgilisinin arka cebine sokarak,şu rahat davranışlarıyla sınıf atlamaya çalışan şu sıska kenar mahalle güzeline..uzağına kaçtı bu çiftin,bir bataklık gibi kendisini çekmesinden korktu,çamur tadı geldi damağına,paslı soğuk demir tadı..daha önce hiç tatmadığı bu iki tadı nasıl olup da hissettiğine şaşırmadı bile..sonra şu denizde balıklar,havada kuşlar kadar dahi konuşmayan,sevişmeyen zoraki çiftlere takıldı gözü..şu Hüseyin Gazi Dağı’ndaki kayalar,taşlar kadar dahi konuşmayan çiftlere..hava soğuk sayılmazdı aslında,niyeyse üşüdü..

        Kadıköy vapurunda yaşlılara yer veren güleç sevgilileri hatırladı.birbirinden iyilik bulup iyilik veren çiftleri..sonra kendi bulduğu “öfkenin sakınımı kanununu” hatırladı..kimse bu kadar iyi olamaz dedi içinden,susuyorsa yarın bağıracaktır,gülüyorsa yarın ağlayacaktır nasılsa..

       Karşıdan gelen güzel kızı fark etti birden.bu kadar güzellik haksızlık ama dedi içinden.birden daha dik durmaya çalıştığını fark etti,saçımı jöle ile geriye taramalıydım diye düşündü..birden yüzü ekşidi,hoşlanmazdı jölenin yapışkan ıslaklığından,elini istemsiz bacaklarına sildi..yüzünün ifadesini değiştirecek iyi bir şeyler düşünmeye çalıştı,bulamadı..kız zaten geçmiş gitmişti yanından..

       Ölmediği için yaşayan, bu şuursuz akan kalabalıktan sıkıldı.ben ne için yaşıyorum diye sordu kendi kendine,cevap bulamadı.sorulan her sorunun cevaplandırılmaması gerektiğini öğrenmişti zaten az önce..

       Birden 4 Şubat’ın doğum günü olduğunu hatırladı.yaşını çıkaramadı hemen..hem kuru rakamlar neye yarar ki dedi.düşündü,insanların yaşının olmadığına,esas olarak beş-altı dönemi olduğuna karar verdi..kendisi için bir çağ uydurdu, “eski sevgililerini eşleriyle beraber görecek çağdayım" dedi..

       Zebercet geldi aklına nedense..o kaç yaşındaydı ki dedi.. “yanında oturan erkeğin temas eden bacağından uyarılacak yaşta" olduğunu hatırladı..daha genç sayılırım dedi bu durumda,daha çok vakit var..

        güldü mü ağladı mı anlaşılamadı..

 

        Hava soğuk sayılmazdı aslında,niyeyse çok üşüdü..

       

 

29/1/2007

KAHROLSUN KANSIZLAR!..

           

          Kış geldi de geçiyor bile..ama biz bunu sadece takvim yapraklarından biliyoruz bu sene.Ocak ayı dahi geldi geçti işte karsız,yağmursuz..birileri İstanbul’u, bir gece yarısı herkes uyurken,güney enlemlere sürmüş olmasın..

         Adana’daki çiftçiden İstanbul’daki pencere önü çiçeklerine kadar etkili bir kuraklık bir yandan..korkmayın, “küresel ısınma” dan bahseden,çevre kaygılı akademik bir yazı değil bu,biz daha çok “dairesel ısınma” yla alakalıyız bu yazıda..ve “parlak bir ülke kurtarma projesi”yle..

         Ankara da en üst katta ve kuzeye bakan bir ev sahibi olmanın bütün handikaplarını yaşayıp duruyoruz yıllardır..evi kuzeye bakanlar bir ailedir aslında..her sabah belki bugün biraz güneş görürüz diye ümit eden,boynu bükük büyük bir aile..

         Nihayet İstanbul da sağı solu,altı üstü dolu,güneye bakan bir evde oturmak mümkün oldu..yılların o ümitsiz soğuk kuzey psikolojisinden,kemik ısıtan ılık güney psikolojisine geçiyoruz..her sabah,tanrı yok belki ama güneş var deyip yeniden başlıyoruz,güneş gören kısık gözlerimizle..

         Ocak ayında,kombi yakmadan atletle gezmenin şaşkınlığı ve sefası içindeyiz..taa ki hasbelkader bir kaç kız arkadaşımız ziyaretimize gelene kadar..tanrım!.üşüyen kızları sevmiyorum..ve “taksiye binelim” kızlarını..tabağını yarım bırakan  “yemicem” kızlarını da..ama en çok üşüyen kızları..

        Her akşam doğalgaz sayacımızı kontrol eden,rakamların yerinde saydığını gördüğünde suçlayıcı bakışlarıyla içimize toplu bir cinayetin suçluluğunu kazıyan üst komşumuzun karısı yüzünden yaktık kombiyi birkaç akşam,vicdan azabından..ve Çağdaş’la “üşümeme hastalığı” na yakalandığımızı düşünüp “Acil Servise” gitmeyi konuşup güldüğümüzde, “desinler diye” yaktık birkaç kez..ve  “ölmüşlerin hayrına” da birkaç kez..ama en çok şu kansız,üşüyen kızlar yüzünden..

         Kadıköy de bir evin ısınması sorunundan bahsetmiyoruz burada..bir “memleket meselesi” nden bahsediyoruz. “titremeyin” ve beni takip edin kardeşlerim!.

         Erke firması yakıtsız,enerjisiz çalışan “Dönergeç” icat etti belki,memleketin enerji meselesine kestirme bir çözüm olarak..bu tartışmalı icat tartışıladursun,burada büyük enerji açığına neden olan,gözlerden kaçmış patolojik bir meseleye parmak basıyoruz..daha sahici bir icat, “üşümeyen kız projesi”..

        Biz kızlarımız üşümesin diye,tee Rusyalardan,İranlardan doğalgaz getiriyoruz..yetmiyor,yerin yedi kat altına inip kömür çıkarıyoruz,olmuyor ağaçlarımızı kesip getiriyoruz..ama kızlarımız yine de üşüyorlar..Türkiye’ nin milyon dolarları gidiyor,dışa bağlanıyoruz,bağımsızlık elden gidiyor,ama kızlarımız yine de üşüyor..

         Bilenlerden öğreniyoruz ki kız milletinin üşümelerine sebep,anemi denen bir hastalık..kansızlık!.ülke gerçeğiyle yan yana okununca ne manidar bir isim ama..şımarık kızlarımız yeterince demir almıyor,tedavi olmuyor diye ülke batıyor!.

         Vay biz ayda bir yumurtluyoruz,vay biz kan kaybediyoruz da mazeret olarak kabul edilmeyecektir.vatan,millet,bağımsızlık meselesinden bahsediyoruz,beş taş oynamıyoruz burada..tutun kendinizi arkadaş!.        

         Buradan bu parlak buluşumu sizlerle paylaşıyorum.yetkililer gerekli tedbirleri almadığında B planımı uygulanmak üzere açıklayacağımı ilan ediyorum..ülkeyi büyük bir Haremlik-Selamlığa çevirecek bu projeyle,kızlarımızın yazlık ve kışlık iki hayatları olacaktır..ecdadımızın binlerce yıllık göçerlik geleneğinden de kuvvet alan bu projeyle üşümekte ısrar eden kızlar kış aylarında,eşlerinden,çocuklarından,erkek olan her şeyden ayrılarak daha sıcak olan güney enlemlerde iskan edileceklerdir..havalar ısındığında yine kuzey enlemlere dönmeleri mümkün olabilecektir..

        iş ciddi,ona göre..

 

9/1/2007

KÖPEK FELSEFESİ..

                         

                  

                    

                     bu istanbul'u en son kediler ve köpekler fethetmiş..fatih sultan' ı kitaplardan okumuştuk ve işgal kuvvetlerinin şehri boşalttığını..ama bunu ne duyduk ne de okuduk..park etmiş arabaların üstü,kaldırımlar,pencere önleri fethedilmiş..en yoğun trafikte dahi koca koca çoban köpeği gibi köpekler serilmiş yatıyor..önce sola sonra sağa ve sonra önümüzde serili duran köpeğe bakıyoruz karşıya geçmek için..bu rahatlık,bu kaygısızlık..varlık kaygısından geçmiş filozoflar gibi..şehri kayıp düşmesin diye tutan çivi gibi..sanki şehrin sahibi gibi..

 

                “tutmak aynı anda tutunmaktır da..” nietzsche  

                                                 

         tuttuğumuz bize tutunamıyor,bizi tutana da biz tutunamıyoruz..bu ne dalgacı bir hayat böyle,dal sarkar kartal kalkar,kartal kalkar dal sarkar  gibi;ömrü sürçen tekerlemelerle geçiyor günlerimiz..

         akşamları eve gitmek istemeyen kadınlar gibi sıkıntılı,sürüyüp ayaklarımızı gidiyoruz..gönül çelen ışıkları sönmüş hayatın çoktan..hepimizin dini sabır;cenneti vaat eden dinler gibi,(inanmayıp da ne yapacaksınız!), karşılıksız çıkan umutlarımızın icra yoluyla takibi ne mümkün..

         “sabırla dut yaprağı atlastan kumaş olur.”demişti  Dila Hanım filminde Hüseyin Peyda,kitapsız dinin yalvacı..gayesiz hayatlarımıza bir üfürümlük rüzgar,pufff..

         ipekböceği yoksa yaprak neylesin,beklemek neylesin..

 

         yaralarımıza sürüp bastığımız merhem gibi,sayrılı günlerimize doğan ömrümüzün tesellisi kelimeler,ne kandırır ki artık bizi;gerçeğin soğuk bıçağı keser gider içimizi,uyyy..

          lanetlenmiş bir kavmin son mensupları gibiyiz işte,dokunduğu ne varsa eriyen ve hep kaybeden..dokunduğu ne varsa hastalığı olan,yine de eli durmayan melunlar gibiyiz..sahipsiz sürgün ömrü uzadıkça uzayan kimsesizler gibi..

          insanlığın büyük ayrımı,aşılmaz Çin Seddi gibi duruyor ortasında hayatımızın;küçükken oyuncağı olanlar ve küçükken oyuncağı olmayanlar..

         buldukça ve hoyrat elleriyle kırdıkça daha iyisini isteyen doyumsuz kreş çocukları,hoyrat.. ;ki kendini beğenmiş burunlarında niceleri ipe dizilir..

         zoraki alınmış bir uyduruk oyuncağın peşinde,paslı telden yapılmış oyuncak arabaların ardı sıra,ayakları popolarına vura vura koşturan sokak arası çocukları,sevindirik.. ;ki öfkeden kudurmuş gözlerinde en çok kendileri boğulur..

          bulunca kaybetmenin korkusu sarıyor,küçükken oyuncağı olmamış “çocukları” ve şimdi sadece kayıplarını biriktiriyorlar..

          ey yırtık çorabını bile atamayan tadı kaçmış hatıracılık,çöpten evler gibi kalbimizin odaları..          

  sokak aralarında aradığımız teselli..bula bula kaldırım ortasında pervasızca güneşlenen kaygısız kedileri,köpekleri bulduk..ama bir de sahibinin yanı sıra boynuna takılı ipin ucuyla oynayıp neşe bulan köpek var,bizi bağlayıp esir eden her şeyle dahi oynayıp neşe bulup eğlenen köpek felsefesi..

 

                 ermeni zulmü gibi şimdi senin gözlerin,

                 kıyıcı..           

                 döküyor yine bütün yapraklarımızı..

 

27/12/2006

YENİ YIL..

 

                                    Yeni yıl geliyor yine,eskidikçe biz..

 

 

         Artık iyice ağırlık veren kelimelerden kaçmalı.bende birden bire peydah olan yazılı söz söyleme(yazmıyoruz söylüyoruz),bunları e-mail yolu ile arkadaşlara “bulaştırma” temayülünün vardığı son noktada,bu tekme tokadı fazla kaçmış,hatta yer yer muhafazakar yazılardan doğan sorumluluğumu sene sonu, “sayım nedeniyle” neşeli,edepli edepsiz bir şeyler de söyleyerek tazmin etmeliyim  sanırım..alıştığımız üzere bir müşahedat ile başlayalım efendim..

 

         Duruşma oldukça hareketli,davalı yaşlı ve kulakları duymadığından yüksek sesli bir duruşma üstelik.gelmiş tıkanmış belli ki bir yerde,hakim yemin ettiriyor duymaz davalıya.. “bak davacı sana tapu dairesinde elden 300 dolar verdiğini söylüyor.sen almadım diyorsun.Almadığına Allahın,namusun ve vicdanın üzerine yemin eder misin?!..” Davalı-ederim efendim,almadım ben.-Yaz kızım,davalı yemin etti,almadım dedi,okundu soruldu..-bak bir daha soruyorum yemin ettin,cezai ve hukuki sorumluluğun var,emin misin almadın mı?!.-Efendim almadım.Eğer aldıysam ben ona (yırtık ayakkabıları ucunda yükselip, önündeki ahşap korkuluğun üzerine abanarak,sesi kutsal bir ismi telaffuz eder gibi abartılı!) 300.000 Dolar vereyim,almadım!..

 

        Seksenlik dede duymaz kulağı,titrek bacakları üzerinde ömrünün geldiği şu son durakta belki,hiçbir okulda,kitapta bulamayacağımız esaslı bir ders veriyor,alana tabi,onbin yıllık yerleşik hayatın arasında gidip geldiği iki ucu koyuyor önümüze,aramızda gezen,nesli tükenmekte olan halk bilgeliğinin doğal gözlem ve bilgisi ile..

 

        Allahı,namusu ,vicdanı üzerine yemin eden yaşlı amca,bu değerlerin itibar görmediğini fark etmiş olacak ki hemen oracıkta o en büyük değerin,nihayet bütün insanlığı birleştiren Tek Tanrının;paranın üzerine yemin ediveriyor.. -almışsam 300.000 Dolar vereyim..ne denir,ben de ikna oldum işte,almamış işte, almamış besbelli ki,almışsa 600.000 Dolar vereyim..

 

        Boşuna değil yüzlerce yıldır bütün iyi ve kutsal değerlerin, vicdanın, namusun,Allahın evi sayılmış görkemli camilerin,kiliselerin artık yeni tanrının mekanı,büyük iş merkezlerinin,para merkezlerinin göğü yırtan kulelerinin gölgesi altında  kaybolup gitmeleri,mahcup..

 

         O ki kendi çağının değerlerinin tanığıdır binalar,devam edelim..mesela S. S. götü gibi binalar yapılsın(ali kozan döt yazma göt yaz demişti) , koca bir şehri içine alan,S.C. memeleri gibi binalar,önlerinde çeşmeler yine S.C. memesi gibi çeşmeler,ucundan koca bir şehri kana kana doyuracak kadar su akan..büyük tüneller yapılsın mesela,P.A. şeyi gibi..bütün ülkenin sırasıyla geçip gideceği..neyse kardeşlerim,özür dilerim..

 

         Yeteri kadar eğlenceli olmamış olabilir.Ama bu benden kaynaklanmıyor da olabilir..bir enstrüman çalanlar bileceklerdir;o telli sazlardan çıkan sesi,tınıyı,neşeyi,hüznü,gurbeti o perdelere basan sol elin parmaklarından ziyade sağ elin parmaklarına borçluyuz..o sağ elin tellere dokunan parmaklarının ucundaki maharettir,taramasıdır asıl olan..ben kırık dökük kelimelerle basıyorum perdelere işte,gerisi sizin maharetinize,taramanıza kalıyor kardeşlerim,nasıl okursanız o oluyor metinler,nasıl istiyorsanız öyle vurun tellere..

 

Hayat işte..bir delinin her kuyuya attığı taş..o taşı çıkarma çabamıza ömür  diyoruz..o perdelere başkaları basıyor çoğu zaman,biz seyrediyoruz,ama tezene,mızrap elimizde,hiç olmazsa gönlümüzce,bildiğimiz gibi vuralım tellere,geçsin gitsin..

 

                                                   

                                                           aralık 2006

 

23/12/2006

EY HAYAT

                     

                           Ey hayat,bütün arka bahçelerini gördüm senin ..

                                                                                            N.Marmara

 

      Bu sabah evde inşaat var yine,sabahın köründe ustalar gelip tak tuk tak tuk çalışmaya başladılar bile..kendimi hemen yollara attım,zira her türlü hareket duygusu yerleşik hareketsizliğimi hatırlatır,huzursuz eder beni..ağarmış saçlarıyla duvarlarımızı beyaza boyayan ustaya tebessüm ederken,içimden hiddetle şunu söyledim.."usta usta!.bu duvarları,tavanları tamir ediyorsun,yapıyor boyuyorsun da ne oluyor!." 

        artık duygu durumum bu hadde varınca anladım ki ben artık toplum dışı kalmışım,hayattan,hayatın olağan hay huyundan uzaklaşıp yaban kalmışım. dışımda ve içimde gelişen,gelişmesi beklenen her hareketten sıkıntı duyar olmuşum..

         aşık mahsuni mezar taşında yazan şu iki dizeyle bunu mu anlatıyordu..."yürü yalan dünya/senden usandım..." ( ben de yine kıçı kırık bir şiirde şöyle söylemiştim "koşmadık ya yorgunuz/dingin sularda boğulduk çoğu zaman..." insanın kendini bilmesi güzel şey!.)  

      şimdi burada az biraz yağmur yağıyor,az evvel yolda kaçışan,koşan insanları görünce yeni bir şey keşfettim..suyun koşturma gücü!?.. suyun kaldırma gücünün keşfinden sonra literatüre geçmeyi hak eder umarım.bir  de aşkın kandırma gücü..(aklımca şaka yapıyorum..) 

   "akşamları,güneşin doğuşunu keyifle seyretmek istiyorum,ama sabah yataktan çıkamıyorum;gündüzleri,ay ışığının keyfini çıkarmak istiyorum,ama odamda kalıyorum.niçin kalkıyor,niçin yatıyorum,bilmiyorum.yaşamımı harekete geçirecek maya eksik;derin gecelerde beni şenleten heyecan bitik,sabah beni uyandıran yitik..." genç werther'in acıları, 250 sene önceden gelen bir sıkıntı,hevessizlik...bitmez tükenmez bir duygunun varisiyiz bu durumda...reddi miras mümkün mü..? 

     yıllar önce ne güzel söylemişim..."boşa sıkılmış birer kurşunuz şimdi/değsek ne değmesek ne.." bir kaç kuşak böyle,isabet ettiğimiz hiçbir yerde kendimizi iyi hissetmiyoruz.isabet ettiğimiz okullar, ilişkiler, meslekler, şehirler vs. hiçbiri "işte bu" dedirtmiyor,dedirtmeyecek... 

    oysa ne basit.bir çivi düşünün ki çakılı olmasın,bir uçurtma düşünün ki uçmasın,ııhhggg bir Arif Sağ düşünün ki bağlama çalmasın...(bu böyle sonsuz saçmaya kadar uzatılabilinir..) duvara çakılı çivi olmak istiyorum.. :)   

     duvara çakılı ve mutsuz bir çivi mümkün mü?.her nesnenin tanımlanmış görevleri var ve onlar orada iyiler...bizim payımıza düşen ise özgürlük korkusu,krizi,gerilimi vs. artık ne derseniz..Nazım bu yüzden mi makineleşmek istiyordu,trum trak/trum trak.. 

     hayatın anlamını aramak gibi ağza sakız edilmiş bir başka kavram daha yok herhalde..sanki o anlam orada bir yerde,öylece gizli bir şekilde durmaktadır ve mesele onu oradan alıp çıkarmaktır..aranıp bulunacak bir anlam yok elbette...

 

    insan yaşadıklarından nasıl kurtulur?.cevabı var mı bilmiyorum. yaşadıklarımız bir ölü gibi hayatımızın içine seriliyor ve orada öyle çürüdükçe,koktukça bizi de zehirliyor,öldürüyor..mümkün olsa onları derine,en derine gömebilsek...insan yaşamadıklarından nasıl kurtulur..?

 

     bakın Babalar ve Oğullar'da Arkadi ile Bazarov arasındaki konuşmaya.. Arkadi-yaşayışımızı öylesine düzenlemeliyiz ki,onun her anı bir anlam taşısın...Bazarov-doğru.anlamı olan her şey,yalan da olsa tatlıdır...

 

    ama hepsi bu değil.geçen gün Sakarya Caddesinde yürürken,birden annesinin elinden tutmuş sarı montlu bir çocuk çarpıverdi bana.o kadar şirindi ki,yüzünü göremedim bile,sanki canlı değildi,hiçbir refleks göstermeden,öylece karnıma çarptı,hiç zaman harcamadan,geriye bile bakmadan yalpalayarak gitti,önüne geçemediğim bir iyilik hali yaşadım.öyle çarpa çarpa da olsa gitmek fikri hoşuma gitti...

 

     kardeşlerim, galiba kendime yazıyorum..eski yeni ne varsa karıştırıp,harman edip kendimi demliyorum..terapi oluyor bir yerde..bir de bu çok bilmiş havalarım var ya,gerçekten çok eğleniyorum..duygu durumu bozukluğu şairlerin şanındandır ama!.. halk şiirinde örnekleri bol..

 

 "bu dünya bir pencere

 her gelen bakar gider"  karadeniz türküsü.

 

"dünyada tükenmez bir murat imiş

 ne alanı gördüm ne murat gördüm

 meşakkatin adın murat koymuşlar

 ölümü dünyada hakikat gördüm"  aşık veysel

 

      size bir sıkıntı,bir tatsızlık taşıma niyetinde değildim.hatta kendimle,yerleşik bazı ifade kalıplarıyla dalga da geçerek latife yapmayı dahi denedim..söyleyecek yeni ve iyi şeyler bulamadım....(esas meseleye girmeden,kelime kalabalığı ile kurtulmuş oldum.hem "aslında mesele neydi?"  bu soru 2002 Eylül'ünde Eskişehir'de üniversitede odasının kapısına kendini kemeriyle asan asistan-şair Zafer Ekin Karabay'ın intihar mektubunun başlığı idi ve herhalde cevabını bulamamıştı..) 

 

     umarım sizin ruhunuza da sıkıntının ağır yükünü yıkmamışımdır..bir daha öyle pek ""kız kandıran cümleler" kurmak niyetinde değilim.( canı sıkkın,depresif cümleleri böyle tanımlıyorum.o cümleler ki nice başı,nice omuzlara düşürmüştür..:) selam olsun yine de ruhumuzu tımar eden, yoldaş cümlelere.. 

 

       peki ben bunları niye yazdım,bilmiyorum..belki benim işime yaramayan kelimeler birilerinin işini görür diye,belki sesinden tutunduğumuz kardeşlerimize tutunacak birkaç kelime uzatmak için,belki bencillikten..belki çayda şeker gibi eriyip gitmek,kaybolmak hissi ağır geldiğinden..belki beni unutmayın diye yazdım,bilmiyorum..beni unutmayın..

 

   neyse, iyilik sağlık yani...(gerçi ben ne zaman iyi olsam,hasta olduğumu düşünürüm..) bakın huylu huyundan,köylü köyünden vazgeçmezmiş.yine kız kandıran bir cümle söyledim..

 

    biraz "bilinç akışı metodu" oldu,(kopuk metin kılıfı:) yorulmazsınız umarım..

 

     neyse ki şurada 30 yaşına geldik.çoğu gitti azı kaldı,ha gayret kardeşlerim..

 

                          çarpa çarpa da olsa gidiyoruz işte..         

 

                                          

eser'e,en "us"lumuza..

 

 

3/11/2006

MELAL..

                                               

                                         

                                          teslim olmuştum oysa ben

                                          sıkılan her kurşun gibi

                                          haksız artık sözlerin

                                          yaralar            

                                          suskunluğun öldürür beni..

 

           Guy De Maupassant anlatıyor bir hikayesinde..av sırasında havada uçuşan kuşlara yönelttiklerinde tüfeklerini bir kuş isabet alıp düşüyor,boylu boyunca seriliyor yere..ama feryat bir başka kuştan geliyor;vurulup ölen kuşun erkeğinden..adını figanından almış Bağırtlak Kuşu’ndan..

            atalarımız bir kahramanlık gösterene dek isim vermiyordu çocuklarına.ismi dahi emekle kazanılmış kuşaklar gelmiş geçmiş..her şeyin içini boşaltan kolaycılık isimlerimizi de boşaltmış.temsil yeteneğini kaybetmiş,iliştirilmiş isimlerimizle milyonlarca insan,kendini kaybetmiş,gezinip duruyoruz..

            yeteri kadar ilerlediğimizde belki yine öyle olmalı,başa dönmeliyiz belki de yeniden, el değmemiş insanlığımıza..kimlik numaraları ile anılmalı, çağrılmalı belki de insanlar.. “-sayın kırkmilyonyediyüzkırkdokuz size bu hususta katılmıyorum efendim.. -bırakınız lütfen altmışmilyonyüzellibinyedi, babanız otuzüçmilyonbeşyüzonbeş dahi bu kadar muteriz değil idi!.”

            İyi de insanın türlü halleri var,bugün bir yiğitlik gösterip “Yiğit” ismini alan yarın bir korkaklık gösterdiğinde ne diyeceğiz peki..sonsuz bir yapboza dönüşmesin sakın bu iş..

            kişi ölmeden,artık ahtını,sözünü bozma imkanı kalmadığında verelim isimleri;boz bulanık mezarlıklara,mezar taşlarına yalan söylemeyelim, söyletmeyelim..

            kuş olsam,boşluğuna sığmasam göğün,vurulsam düşsem,gün başlarken ve daha çok biterken ufku alev alev yakıp kavuran güneş gibi,beni yakan her başlangıçla ve bitişle,kül olan varlığımı savurarak,hiç olsam..

           sonra sonuna dek hak edilmiş ismimi kazısalar mezar taşıma,karartım düşerken toprağa,ömrümün özeti gibi figanım yapışsın mezar taşıma..          “Ah ile Vah Kuşu..”

           eşini kaybetmiş kuşların iniltisi kulağımızda,neyi kaybettiğimizi hatırlatıp durur içimizde..

 

 

 

19/10/2006

İP..

        

             Adliye dönüşü Eyüp’ün o ıslak ve Müslüman ikliminde,inanmış dimdik  bir duvarda bir pankart.. “Papa tövbe et,kelime-i şahadet getir..huzur İslam da..”  kasvetli ve yağmurlu bir İstanbul gününde,bindiğim otobüsün köşesinde,elimde çantam,ıslak paçalarım ve şemsiyemle huzur buldum gerçekten..bu büyük meydan okumadan,bu büyük davetten neşeli bir iyilik buldum..kendinden bu kadar emin bir cümle duymayalı çok olmuş..

        Huzur İslamda tabi ki..ve Hıristiyanlıkta ve Budizmde..ve Marksizmde,faşizmde de..huzur şu dağlarda,taşlarda ve ağaçlarda..huzur neye inanıyorsan orada tabi ki,sorulmuş sorulara hazır cevap bulmaksa eğer huzur..cevaplardan tatmin olmayanlara ve yeni sorular soranlara geçmiş olsun..onlar Ali Kozan’ ın “hiç zil çalmayan bu sınıfında” pencereden sarkan,dersi kıran çocuklar gibi yer yer suçluluk duygusuyla,yer yer neşeli bir telaşla,dünyayı ayakları altında döndürür gibi heyecanlı belki de, yazgılarıyla kendileri halleşecekler..huzur mu dedim;ama biz bu dünyaya huzur bulmaya gelmedik ki..

        Tanrıya ve hiçbir şeye inanmıyorsa insan,kendisine inanmalı ama hiç olmazsa değil mi?..

       Ali Kozan geliyor aklıma..Eminönü meydanında serpildiğinde kuşları pır pır şenleten buğday taneleri gibi,bizi şenleten kelimeleri,dizeleri..

       Gece erkenden örtüyor artık üstümüzü,niye kısalıyor ki sahi bu günler;çeksek uzamaz mı?.geçen gün de yağmıştı oysa, niye yağıyor ki bu yağmur yine..bu tabiat kuvvetleri ne de haşin böyle, umursamaz..ama bu Ali Kozan niye yazmıyor söylemiyor,yansılar gibi dipsiz kuyuları,suskun,umursamaz..

       Kardeşlerim..konu ne olursa olsun bir telefon kadar uzakta olduğumuz sözü geçerli mi halen?.küçük veya büyük tartışmalarla silinmeyen sözleri kaldı mı ki insanların,edilmiş büyük yeminler gibi.. 

       Godo’yu Beklerken de durup dururken iki karakter arasında şöyle bir diyalog var,tokat gibi!.

       Estragon- hadi asalım kendimizi!.
       Vlademir-iyi de ip yok!.
       Estragon-belindeki ipi çıkar!.. 

       Kemer niyetine takılı ipi çıkarırlar,sağlam mı diye denerken ip kopar..amaca nail olamazlar.sırf bu nedenle,çürük bir ip yüzünden yaşıyor bu iki kahraman!.biz bütün “kahramanlar” bu yüzden yaşamıyor muyuz sanki?.kararlı çıktığımız köprü üstlerinden bir tahtakurusu tutup çekmiyor mu bizi çoğu zaman,uyduruk..hadi gel asalım kendimizi denilse,bizi kuvvetle yaşama bağlayan bir itirazımız var mı?.

       Ey ölümden sonra hayata inanmadığı gibi,ölümden önce hayata da inanmayanlar..

       Hadi Ali Kozan,asalım kendimizi..     

 

16/10/2006

ŞARAP VE MEZE..

 

 

                     elleri alışıyor insanın başkalarına, dudakları..

                     ama kalbimiz, işte o hep aynı nöbeti tutuyor..

 

       Televizyonlar açlık ve yoksulluk sınırından bahsediyor ayda bir..açlık ve yoksulluk sınırı belirlemişler..şu kadar geliri olmayanlar yoksul ve şu kadar geliri olmayanlar acından ölüyor diye..

      Acımızdan ölüp duruyoruz oysa kardeşlerim..hesabı kitabı yok..Aşk sınırı altında yaşayıp gidiyoruz işte..geçim kelimeleriyle tembihli konuşursak eğer,aşk lüks değil kardeşlerim;temel ihtiyaç..sevmek;tanrıya inanır gibi tutkuyla,bir dağa yaslanır gibi,ilk namazı gibi,ilk orucu gibi inanmış bir adamın,tanrıyla konuşur gibi,ilk eylemi gibi bir militanın..sevmek..yola kaçan toplara vurmak gibi neşeli,yağmurda ıslanmak gibi..yerinde söylenmiş iyi bir cümle duymak gibi coşkulu,koşup koşup sarılmak gibi..ağladıkça hafiflemek gibi..sevmek..uzak hatıralar gibi..

        farzıyla sünnetiyle bütün gereklerini yerine getirmiş,namazını kılmış,orucunu tutmuş,kalkmış haclara gitmiş bir adamın tanrıya inancını kaybetmesi gibi,ah ile vah ile varlığın temeli aşkı yitirmiş gidiyoruz kardeşlerim..çok tanrılı sapkınlar gibi..

       yaslar gibi geceye,sen de göm karanlığına boynumun ey sevgili,çukuru hep içimde kalan başını..gece koynunda büyütür sevenleri,ümidi...ki ümit hep işkenceyi uzatır,cana musallat olan her söz gibi..söz uzar yol olur..yol bu büyük hapishanenin parmaklıklarıdır oysa..her insan bir yol;kendine ve başkalarına hapishane..kimi  dağların eteklerinden dolana dolana çıkan patika,baş döndüren,kimi düz ovada sakin,sıkıcı dümdüz..

        yüzünü duvarlara süre süre kanatıp giden her yolun sesi oluyor soluğu,kokusu,müziği kimselerin duymadığı..çok sesli sevinci oluyor, iç sesli hüznü..hüznün saklı tadı oluyor..

 

        gün geçiyor hüzün şarap ,hatıraları işte böyle insanın mezesi oluyor..

        

14/10/2006

SABAH..

                  

 

 “senin iyiliğine güvenimden başka her şeyimi yitirdim..”v.woolf 

 

        ne de çabuk alışıp gidiyoruz.şurada İstanbul’a geleli kaç ay olmuş ama işte Ankara da duramıyorum artık,kaldırımlarının puslu grisi belki,boğuyor, öldürüyor  beni..sığmıyorum,duramıyorum artık şu kan gibi ılık,belki kör bıçak kelimelerin,hatıraların çatısının altında..

         her zaman geçtiğim yollardan geçerken ben değilim artık..ruhumu törpülediğim,tımar ettiğim kaldırımları artık başkaları çiğniyor.kaldırım taşlarına duyduğum tutku öfkeye dönüşüyor,uzatmalı sevgili gibi Ankara.. iyiliğine güvenimi yitirdiğim sevgili gibi..her anı kara Ankara..

          Denize elli metre mesafede oturmaktan,martı,tren ve vapur sesleriyle örülmesinden belki günüm ve gecemin..belki de şu İstiklal’de,götüne kot yakışmış  kızlar gibi kendine güvenli,küstah,mutlu mutlu salınıp gidemeyişimizden..

         Yeldeğirmeni diye bir yer oturduğum semt..daha şimdiden basmadığım taşı kalmamış..Ermeni,Rum kiliseleri,Yahudi tapınakları,eski azınlık evleri, tarihi isimleriyle eski sokakları..adı niye Yeldeğirmeni ki acaba?.. araştırdım..merak işte,bilinmezin celladı..Osmanlının un ihtiyacını sağlayan 3-5 değirmenden biri de buradaymış eskiden.ama artık bir tuğlası dahi kalmamış.. kadirbilir,vefalı tarih yine de unutmamış hatırasını..ekmek yediği taşları unutmayan tarih,unuttuğumuz her şeyin intikamını alır gibi bizden, hatırlatıyor bütün bıçak yaralarımızı..

         Bizi yöneten ölülerdir..ölülerin çıkardığı kanunların,törelerin,inançların bizi yönetmesi gibi hatıraların sokaklara bastığı damga,ruhumuza vurduğu gem..ey hep önümüze düşen gölge..

 

                              *                       *                          *

 

         sabahları sıcak yataklarımızdan kalkmak,gidip el yüz yıkamak, taranmak,traş olmak,giyinmek,kravat takmak,günaydın demek, otobüslere, vapurlara binmek,inmek..küçük binlerce ayrıntıyla,ödevle örülmüş günlerimiz.. sırayı şaşırmadan ama fark etmeden,kendiliğinden hapishane sanki..sırayı şaşırıp ayakkabı üzerine çorabını giyen var mıdır acaba..

        sırayı en baştan şaşırmış biri var, bir sabah bir böcek olarak uyanan Gregor Samsa..çok önce bir çocuk kitabı gibi okuyarak, “aaa,ne komikli,adam böcek olmuş..”deyip eğlendiğimiz karakterden varlığımızın esaslı çelişkilerinin karşılığını buluyoruz şimdi,evet,hiç komikli değilmiş..

         hangisinden bahsedelim,hangisini söyleyelim..böcek Gregor’ un kapıya dayanmış patronunu bir şekilde geri gönderip 8 trenine yetişme ümidinin naifliğini mi..böcek ve korkunç olmanın utancından ancak babasının tekmesiyle odasına yuvarlanarak kurtulmasının trajedisinden mi..iyi kalpli kız kardeşinin sunduğu ama bir türlü ihtiyacı olan yemeği bulamayan Gregor’ un belki onu ölüme götüren açlığından mı..babasının attığı sırtına saplanan elmadan mı,açılan ama kapanmayan yaradan mı..hizmetçi tarafından geberdiği ilan edildiğinde duyulan huzurdan mı..

        normalin dışına çıkıp,kendimizi acayipleştirerek sıvışmayı denediğimiz zorunluluklardan,hayata atmaya çalıştığımız çalımlardan mı yoksa..olmadık dualara aminlerimizden mi..kellesi koptuğu halde alıp koltuğunun altına savaşan destan kahramanları gibi,kendimizi unutup ortalara yalın kılıç atılışımızdan mı..kurtulmak için bizi böcekleştiren ve bizim böcekleştirip çirkinleştirerek kurtulmayı denediğimiz dünya iyisi kardeşlerimizden,sevgililerimizden, haksızlıklarımızdan mı..bizi öldüren kapanmayan yaralarımızdan mı yoksa..

        bu uzun hikayenin ima dahi etmediği,ama okurken hep bir ihtimal olarak içimizi kemirip,bizi zehirleyen dehşetli bir fikirden mi yoksa,içimizdeki suçluluk duygusundan mı..Böcek Gregor Samsa’ nın gebertilerek kendisinden kurtulma yolu bile düşünülmeden;yeteri kadar sevildiğinde belki,sabır ve emekle iyiliği ümit edildiğinde,yeniden bir sabaha İnsan Gregor Samsa olarak uyanma ihtimalinin dehşetli fikrinden mi yoksa,dehşetli pişmanlıklarımızdan mı.. 

20/9/2006

GELDİK GİDİYORUZ 2..

                 

           Allah’ın dediği olur elbette,belki bir gün hariç..

 

          Üzülme amcacığım,gitti gider ömür,geri dönülmez..otur şöyle sakin,koşsan yakalayamazsın,kuş olsan kaçamaz..ey büyük tevekkül..dış işleri bürokratları gibi parlak,işte değirmen olmuş öğütmüş hayat,titrek bir gölge kalmış yadigar..teyzem benim,yaşlı ve zayıf..kamera önüne konulmuş sanıklar gibi mahsun,dizilmiş gibi önüne işte suç aletleri..elbette ay yüzlü teyzem,sen dahi gençmişsin..

       çok geride kalmış bir çocukluk hatırasını hatırlatır gibi,40 sene sonra yine aynı fotoğraf karesini paylaşmış bahtiyarlar..yıkılmayan ve tükenmeyen neyse o..sen ey büyük ısrar..

       oysa biz ne çok  poz bıraktık geride.ne çok yemin ettik,ne çok ikrar verdik bozmak üzere..bir ikrarın,ağızdan çıkmış bir çift sözün rağmına gelmiş gidiyor,kadını erkek,erkeği kadın olmuş iki ihtiyar..ruhumun ortasında bir çift dağ gibi yükseliyorlar,titriyorum..

 

       Allah’ın dediği oluyor elbette..o bir gün dahil..

 

18/9/2006

GELDİK GİDİYORUZ 1..

       

              

       Almış tüm kabileyi bir çerçevede toplamış..aslında herşey bu ikisinin başının altından çıkmış belli ki..ne efsunlu birşey bir yandan da..sadece bir çocuk yaptığını düşünürken aslında hayatı doğuruyorsun.birilerine koca,birilerine hanım,birilerine öğretmen,birilerine çiftçi,birilerine içine bıçak gibi saplanacak yürek ağrısını,karşılıksız sevdaların öznesini nesnesini doğuruyorsun..bu ne kastı aşan bir cürüm böyle..oysa biz sadece birbirimizi istemiştik der gibi,boynu bükük..işte almış sıkıntının tüm ağırlığını gözlerine yüklemiş..ey hayat..ellerinin karası değmiş gibi alın yazısına,mutsuz,yüzünün derin kıvrımlarından sızıyor gibi ömrünün sancısı..

        geldik gidiyoruz der gibi..


 

15/9/2006

AŞK..İSTANBUL..ANKARA..ŞAKA..

 

                                                                                    

                                                                                           güzel bir gün gibi yüzü.. 

 

        Ölüm haberlerinden beter boşanma havadisleri geliyor dört bir yandan..çoktandır görmediğimiz arkadaşlarımızın evlendiklerini öğrendiğimizde tebrik etmeye fırsat bile bulamadan boşandıklarını öğreniveriyoruz.

      Ölüm haberleri yaşama sevincine kastetmiyor çoğu zaman ve hep iyi bir seçenek olarak ruhumuzdaki ağırlığı hafiflettiği dahi oluyor bazen ama ayrılık haberleri ağzımıza çalınan bir kaşık balın,aşkın,o büyük avuntunun da tadını kaçırıveriyor,tatsız tuzsuz  “otuz yaş evlilikleri” gibi..

      Aşk..gönle düşen sarmaşık,bizi sarıp sarmalayıp boğan,nefessiz bırakan yokoluş hazzı..varlığıyla ve yokluğuyla bizi başı kopmuş tavuk gibi yollara düşüren..aşk..

      Aşksız,bütün metafizik gerginliğini,her türden inancını yitirmiş  samandan adamlar gibi tatsız,sevimsiz gelip geçiyor günler..

      Büyük dava adamı Pir Sultan Abdal,her ne kadar  “işte kılıç işte kement/dönen dönsün/ben dönmezem yolumdan” dese de,bir yerde yoldan çıkabileceğini ima eder.. “hangi dinden isen ona tapayım/beri dur hey benli dilber beri dur..” ey kılıca kemende eyvallahı olmayanı bir dilber benine yola getiren aşk..ey en büyük dava..                                                     

      Bizi hiç bitmeyecek gibi kara gecelerden,anlattıkça,düşündükçe ağırlaşıp bizi yöneten geçmişin yorgunluğundan,gelen günün geçen günden farkı yok,beyhudelik hissinden çekip götüren aşk..ey en büyük avuntu..yine al bizi götür..içimiz kıpır kıpır,mide ağrılarıyla,şarabi sözlerle bizi al götür..O küçük,yumuşacık elleriyle,saçını kulağının arkasına atan minik,kadife parmaklarıyla..sanki her şeyden önce gözleri varmış,sonra gelmiş etrafına tüm dünya dizilmiş gibi bakışlarıyla..sokakta ayakkabısı yırtık çocuğa içi yanıp ağlayan iyi yürekleriyle..iyi bir söz için bir krallık bağışlayan kızların bizi büyüten,içimizi dolduran görkemiyle,asaletiyle  yakala bizi,al götür..ey eski masalların bergüzarı..

 

      “her şeyin başı ve sonu aşktır.her neşe ve saadet yalnız aşktan çıkar ve bütün sıkıntılar,bütün marazlar ancak aşkın füsunu ile uçar,dağılır!..”Mehmet Rauf

                                           

                       yağmur yüzünü yıkıyor

                       göğü tutuyor minareleri İstanbul’un..

 

      Geçen gün işe giderken gördüm.Karaköy’ e demirlemiş devasa bir yolcu gemisi,kat kat..yanında o koca oteller,binalar cüce kalmış..bir an o gemi İstanbul’ u ucundan çekip götürecek sandım..aslında küçük ama bizim yanımızda niyeyse bazen büyüyen sıkıntıların bizi alıp götürmesi gibi..yok tabi  İstanbul yerinde duruyor,gemi,sonra baktım,gitmiş..

 

      Her gün elbisesini değiştiren bir kadın gibi İstanbul..sabah çiçekli entariler giyer;bahar..akşam kasvetli siyah elbiselerini;kış..   

                                             

                       deniz kenarında Ulus

                       eskitmişler İstanbul’u

 

      Hep mi böyle olur,gittiğimiz yerleri geldiğimiz yerlere benzetiriz,neden..

 

                       biz ölünce toprak olacağız diyoruz

                       peki balıklar

                       biz ölünce su olacağız mı diyor..

 

      Kahkahası eksik bu İstanbul kızlarının..telaşsız elleri,hiçbir şey anlatmaya çalışmayan.. “kentinden” güzel kızları İstanbul’un..ama ille de benim kendinden güzel kızları Ankara’mın..

      İnsana büyük bir dirilme ve tazelik veren Ankara’ nın güzel,biricik ak kışı..gerçi derin dondurucuda bezelye tanesi hissi de veriyor bazen ama gerçekte başka neyiz ki?..o ak kış ve çağrışımları..buzlu yollarına tuz olayım  sevdiğim..ömrümün şiarı gibi.. 

 

                       çöl büyür

                       vay haline içinde çöl saklayanın..

                                                      nietzsche

 

      İstanbul İstanbul..nihayet Dersaaadet’ deyim..o çölü sulamak,kendime bir bahçe,bir cennet beğenmek için..

 

                       Sessizce

                       bir gölge gibi düşüyor üstümüze karanlığı

                       İyi olan ne varsa

                       Dönüp tehdit ediyor bizi

                       Sahip olduğumuz herşey..

 

      iyi bir fikir gibi gelmiyor artık birilerini sevmek..          

                                                   

                       ne zaman büyür insan

                       yakın görünce mi bir her sızıyı

                       ne kadar uzağa gidebilir  insan

                       kendisinin bile kuytusunda dururken..

 

      Hayatımız bir yerlerde sürçtü,sürç’ü hayal ettik..içimizdeki ses sustu çoktan,sıkılmadan saatlerce oturabilir hale geldik işte kendimizle..şu köşeden  bir telefon edivermek de gelmiyor içimizden artık kadim bir dostta..yarın olsa  hemen,filancayı görsek diye de kıpır kıpır olmuyor içimiz,karnımız karıncalanmıyor..ne kadar zaman geçti,içimizde eski bir sevgili,dudağımızın kenarında bir türkü söyleyip ağlamadan..içimizdeki ses sustu,sürç’ü hayat ettik çoktan.. yitirdik en basit heyecanları bile.. 


2/9/2006

TURFANDA MI TURFA MI?..

                                            

 

 

                                            Ey hayat..bütün bahçelerin tarümar senin..

 

       Yaz aylarında bir gün Cağaloğlu yokuşundan aşağı doğru yürüyorum.yüzyıldır bu kaldırımları çiğnemiş kim varsa,sanki hepsinin sıkıntısını almış yürüyorum..büyük meselelere kafa yoruyor olmak küçük şeylere kafayı takıyor olmaya mani olmuyor demek ki..önümde nereden çıktı ise bir adam,benim takımın aynısından giyinmiş gidiyor.nereden buldu ise artık;oysa ben Ankara’ dan almış getirmiştim takımı..gece yarısı mutfakta ışığı görünce bir sağa bir sola kaçışan hamamböcekleri gibi kalakaldım takıntımla..tanrım ne zor bi hayatım var benim,ne zor dedim kendi kendime..

       adam iyice uzaklaşana kadar bekledim..hayatın garipliği bir değil ki..kara çarşaflı bir kadın yanım sıra yürümeye başladı.elinde bir cola kutusu,teneke,yadırgadım..dur bakalım ne oluyor demeye kalmadı kaldırımın sağında çömeliverdi birden bire..meğer colayı yudumlayacakmış..ayakta birşeyler içmek günah  ve oturarak içmek elbette sünnet..ne demeli şimdi,türk-islam sentezi mi?.türk-amerikan sentezi mi?.

       Bu tür garipliklerle geçip gidiyor ömrümüz..belli ki insanoğlu bir şekilde çelişkilerini örtmeye,manevi-ruhi bütünlüğünü temin edip gitmeye meyilli ve mecburdur..kim bilir biz de ne olmazları bağdaştırıp gidiyoruz..

       Böyle çekilesi binlerce poz ele veriyor varlığımızı..objektiflerden kaçmış binlerce pozu ve çekilemeyen duygu durumlarını kelimelerle yakalayıp ele vermek kendini..bir anlamı vardır elbette,ortamızdan kesip bizi,geçip giden kelimelerin..

 

       Son fotoğraf;nereden bilebilirdim saçlarının dalgasına kaptırıp kaybedeceğimi kendimi..oysa uzak kıyılara ulaşmak gibi bir tutku değildi ki benim ki,yakın ve sıcak bir kıyıya ulaşmak gibi bir ümidin ılık tesellisi sadece,yıldızsız gecede tıknefes kalmış bir adamın son hamlesi..

 

       yakın bildiğimiz denizinde boğdular bizi hayatın..ey hayat,bütün bahçelerin dağılsın senin..

 

                                                                           Bahçem-eylül 2006

29/7/2006

DALGALAR..

 

 

    "Kanla ve özdeyişle yazan,okunmak değil,ezberlenmek ister..”  
                                                                                nietzsche 

              Ona söyleyebildiğim sadece şuydu;seni kendime yakın hissediyorum..
           Hayatı legolarda olduğu gibi yıkılıp yeniden yapılabilir algılamak gibi bir hastalıkla sakatlanmış değiliz henüz..İnsanın  yaşadığı herşeyi  açıklayan kırılma anları var kardeşlerim..kırılmış bir dal gibi tutunuyoruz  hayata,dallanıp budaklanamamış,yeşerememiş bir dal gibi..yine de büyüyüp gidiyoruz işte,kırıldığı yerden büyüyüp giden ağaçlar gibi..
           Küçükken bayramlarda,bayramlık alınınca utanır dışarı çıkamazdım, elbiselerim yeni diye..ama bayramlık alınmadığında da dışarı çıkamazdım, utanırdım,eski diye..bitmez tükenmez delilik işte..ne olsa kendini iyi hissetmeyen delilik..                

             Hayat bazen tek mazereti ancak tutkulu bir aşk olabilecek yasaklı ilişkiler gibi büyük bir heyecanla serilir önümüze,terbiye dışı bir emri vaki ile çırılçıplak.. tutkulu bir aşk gibi gelir bazen hayat,bahanesi ancak kendisi olan..Oysa gerçek hayat,kim ne derse desin, sesi uzaktan kulağa hoş gelen boktan püsürükten başka ne ki çoğu zaman!..  

             Kuşların,ağaçların ve kaçak sevgililerin yuvası olmuş bir sokakta,bir serçe yavrusu kadar zayıf,korumasız bulduğumda onu, bilemezdim elbette, yüzümü aydınlatan ışığa duyduğum özlemle, bir serçe yavrusu kadar zayıf ve korumasızken ben,aslında ihtiyacım olan şeyleri vermekle lanetlenmiş bir günahkar olduğumu..

             Kardeşlerim,hayat dalga geçer insanlarla çoğu zaman..Kuyruğunu yakalama sevdasına düşmüş kedi gibi oynatır,bir iyilik bulma hevesine kapılmış olanları.. 

             Bütün iyi ihtimaller ata binmiş gidiyor..hayata bak!.tımarhane gibi,akla ziyan..tek bir makul kahramanı olmayan flim gibi,kötü melodram..ümitsiz kanser hastaları gibi çaresiziz.. 

             Tanrı bazen,hayatın esrarını çözer gibi küçük sırları sokak aralarına serpiştiriverir, evlatlarını alnından öper gibi..çok daralan kulları alıp onları yüzünü sürsün,bir iyilik bulsun diye..

             Ey zavallıların görkemli dayanışması..Yollarda yüreği dar eden sıkıntılarla gezerken,eski zaman nebileri gibi titredim birden bire..Siyasalın önü..bir çirkin kız çocuğu,yıllardır “tartayım mı abi?..tartayım mı abi?..”diye diye büyümüş genç kızlığa adım atmış bir kız çocuğu..bir de gözleme satan bir adam..gözleme karşılığı tartılarak aralarında bir hukuk geliştirmiş iki gariban..Çaresizliğin ve zavallılığın hukuku..güçsüzlerin,ancak onlara acıyan zengin züppelerini tebessüm ettirecek dayanışması..birbirlerine sadece gözleme verebileceklerin,birbirlerine sadece uyduruk bir baskül de tartılma keyfi verebileceklerin acıklı kucaklaşması..bu fakirlikten bu imkansızlıktan tiksindim.. 

             Kardeşlerim,birbirlerine hiçbir şey vermeyen,verirse de çer çöp veren ilişkiler gördüm..burnu sümüklü kızların oğlanların iğrenç sarılmalarını,çapaklı  gözlerinden sızan boktan iyilik hissini gördüm.burnu sümüklü kızların oğlanların rüyasını görmeye çalışan işe yaramaz,bir bu işe yarar,sersemler gördüm..koca koca kaleleri savunmuşların,küçücük kaya kovuklarına sığındığını gördüm.. 

              Nefesimizin bittiği,süngümüzün düştüğü yerde,karabulut gibi çöküp yüreğimize, saltanat  süren,manevi cebrin sultanlarını gördüm.. “..bizim kayıtsızlığımız,mantıksızlığımız ve yorgunluğumuzdan istifade etmesini iyi bilenler çıkar.Bunlar yalnız kendi menfaatlerini güttüklerinden,bizim her türlü zaaflarımız ve kabahatlerimizden kendi hesaplarına göre faydalanarak her günkü münasebetlerimizi bizim mağlubiyetimiz ve kendi muzafferiyetleri haline korlar.” Abdülhak Şinasi Hisar  

             Kız iştahla yerken gözlemeyi,adam belki bu yetersiz çabanın verdiği acı gözlerinde,içinden söyleniyordu sanki;seni kendime yakın hissediyorum.. 

             Bir gün, Laleli’ den Beyazıt’a yürüyorum.Kaldırımda bize uzak,tanrıya yakın bir deli,kendi kendine söyleniyor Erzurum şivesiyle,tek cümlesini anladım!. “…hep bizim bu iyi niyetlerimiz..” her şeyin sebebini açıklar gibi!.gün ortası söz değil,tanrının çivisi çakıldı sandım beynime.. 

             Yine bir gün yollarda gezerken,bir ilkokulun yanından geçiyorum.Kaldırımda karşılıklı duran küçük çocuklar.İki kız çocuğu bir yanda, üç dört oğlan çocuğu diğer..Niyeyse oğlanlardan biri hiddetli kızlardan birine..kız şımarık,umursamaz...oğlan gözü yaşlı,neredeyse hırsından ağladı ağlayacak,ana avrat düz gidecek gibi..bekledim..yutkundu,artık neyi yutmaya,sindirmeye çalışıyorsa..çatallı sesi birleşti bir yerde,bin yıllık bir sözün ağırlığıyla inledi “senin gibi satıcılarla gonuşulmaz..” Parmak kadar çocuğun şu kadar yılcık birikimiyle söylediği şimşek gibi söz..işte ben de haykırıyorum,otuzuna gelmiş bir adamın kifayetsiz sözlerinden,bu oğlan çocuğunun sade ve derin cümlesine sığınıyorum..

           Bastığı yerde ot bitmeyen,dokunduğu hiçbir şey iflah olmayan,her sözüyle ve suskunluğuyla bizi boğup, etimizi kesip kaçanların suratlarının ortasına haykırarak..sizin gibi satıcılarla gonuşulmaz!. 

             Yine İzmir’de,Eser’de kalırken,uyuduğum odada,uzun süre dışarı çıkmak için vızıldayarak kendini ve beni de helak ederek uçan garip böceğin,nasılsa kafayı tavana vurup düştüğünde, zaten hep açık olan kapı aralığını fark edip uçup gitmesindeki ilahi titremeyi hatırlıyorum hep..çıkış hep var da,onu bulana dek kafa kalır mı bilinmez..ey irili ufaklı çukurlara düşüp hayasızca bağıranlar,çağıranlar..vızıldamayın!. 

            Galata Köprüsü’nden geçiyorum..az önce biri kalp krizi geçirmiş ölüyor,upuzun serilmiş..balık tutarken belki bu kez kendi takıldı oltaya..belki balıklara gücü yetmediğinden,tutamadığından ölüyor..sonra güldüm kendi kendime,neyi tutarsak ölmeyiz ki dedim,içimden..bakalım biz neyin kancasına takılıp gideceğiz de dedim..

             Bazen eski sevgililerim gelir aklıma,birlikteyken biraz biraz öldüğüm..ama sonra ayrılık da bir ölüm biçimidir derim kendi kendime,bir yandan kendimizi öldürürken diğer yandan ötekini de öldürürüz derim.. 

       Hepimizi öldüren,çok kere,hayatın,yabancıların,ekseriyetin ve talihin mümessilleri gibi telakki ettiğimiz birtakım unutkanlıklar,ihmaller ve tekasüllerdir.İnsanları öldüren,başkalarının gözlerine görünemeyecek kadar küçük birtakım nezaketsizliklerdir.” Abdülhak Şinasi Hisar   

             Sızısı-keşkesi toplanır yumruk olur,yumruk açılınca el..yel esince hiç olur.. 

             İstiklal’de yürüyorum.satıcının biri,ağzının içinde küçük bir düdük..kuş sesi çıkardığı kadar Baba filminin müziğini çalmakta da usta..titredim yine,varlığın sınırsız imkanlarını düşünerek..uçurumuna düştüm yine kendi varlığımın.. 

             Kızılay’dan Kolej’e doğru yürüyorum.Metro çıkışına tünemiş seyyar satıcılar.ne zaman rastlasam varlığım sallanır onların aşklı  büyük  iştahla haykırışlarından..bu adamlar bu işi para için yapıyor olamazlar..büyük ve gizli bir felsefenin sahibi gibiler..bu ülkenin bütün okullarını,statülerini,değerlerini inkar etmişler..ama işte yine en mutlumuz yine de onlar..tanrım,adamlar aşk yapıyor,ana avrat küfür eder gibi gizlice kudurmuş bir sevinçle zıplıyorlar sanki..işte haykırıyor eşofman satan işportacı, “takım 15, 20’ye çok sattık!..”  insan ruhunun derinliklerinde sörf yapmışlar gibi..tüketim duygusu böyle nasıl kırbaçlanır!..ey benim, içindeki Karun Hazinesini bir pula satamayan kardeşlerim.. 

             Duruşmaya gidiyorum,sabah adliyenin önündeyim..karşımdan iki küçük kız çocuğu anne ve babasıyla geliyor..yanımda yürüyen yine küçük bir kız,elinde çilekli dondurma..karşıdan gelen küçük çocuklardan biri daha bozulmamış doğasıyla,estetize etmeden,gizlemeden, nefsiyle sesli mücadelenin doruğunda belki..belki sadece kötülük olsun diye,  “donduyması pis,kötü..” az ilerleyip duruyor önümdeki küçük kız,dondurmaya bakıp, “donduymam pis değil..” diyor kendi kendine,masum..belki kalesini örüyor varlığının, duvarlarına tuğla koyuyor..ağlamamak için zor tuttum kendimi..el kadar çocuklardan özlü hayat dersleri;yıllar yılı atılan her söze kulak verip kendini kötürüm eden, dondurmam pis dondurmam pis..diye diye ruhunu sakatlayıp gitmiş  siz kardeşlerime..çocuğun dondurması pis değildi ,olsa da  ne değişirdi ki zaten,büyük bir iştahla yemeyi bildikten sonra.. 

            Eminönü’nden Kadıköy’e geçiyorum vapurla..güzel mi güzel bir kız..şiir gibi,serbest vezinle yazılmış bir şiir,her yanı ayrı güzel..Sarayburnu üzerinde batan güneşin fotoğrafını çekiyor,iskeleye yanaşan vapurun ucundan sarkarak..o kadar güzel ki!.seni kim çeksin dedim içimden,seni kim çeksin..ey hep başkalarının iyiliğiyle,güzelliğiyle meşgul olan kardeşlerim.. ya sizi?.. 
            Bilirkişi heyetiyle keşif mahallinde bekliyoruz.hava sıcak,ama esiyor neyse ki,bir çınar ağacının gölgesinde oturuyoruz.çocuk parkında çocuklar “yaşa Fenerbahçe..” diye marş söylüyor;toz toprak içindeler,gözü kör eden bir fakirlik içinde..gelecekleri yok..siz çok yaşayın diyorum önce içimden..sonra biri, “anneee laaaann” diye bağırınca,acaba?. diyorum,sonra vazgeçip  içimden “yaşa Fenerbahçe” marşını tutturuyorum..başım dönüyor yine,uzağa yakın,yakına bu kadar uzak hoyratlık içimi acıtıyor..bizimle başlayıp büyük bir kıyıcılıkla,vefasızlıkla bize yönelmiş her şey gibi..  

            Bir gün Sakarya Caddesi’nde yürüyorum..annesinin elinden tutmuş sarı montlu bir çocuk çarpıveriyor bana birden bire, “doinkk..” diye..yürüyen şişmiş bir balon gibi,o kadar sevimli ki,yüzünü göremiyorum bile,sanki canlı değil,hiçbir refleks göstermeden,öylece karnıma çarpıveriyor,hiç zaman harcamadan,geriye bile bakmadan yalpalayarak gidiyor,yürüyen sarı balon..önüne geçemediğim bir iyilik hali yaşıyorum.. 

            Çarptığı her yere yapışıp mesken edinen kardeşlerim..öyle çarpa çarpa da olsa gitmek fikri hoşuma gitti..arkaya bile bakmadan..

            Üsküdar vapuruna binip,nasılsa Kadıköy’de inmeyi bekleyen çocuklar gibi şaşkın geçti hayat..gitmek istediğimiz yerlere giden vapurlar kaçtı,biz artık ancak,bindiğimiz vapurların gideceği yerde inecek olan yolcularız..

                 Kurumuş yapraklar gibi,neresine dokunsan kırılıyor,sevmeyi ve özlemeyi unutmuş adamlar..Kurtuluş Parkında ağaçlar..yüzlerce ağaç..sirklerdeki akrobatlar gibi..binlerce dal inanılmaz kavisler çizerek göğe,ışığa,yaşama yöneliyor,diğer dalları boğma pahasına.. Kurtuluş Parkında kurumuş birkaç ağaç gibi,başkalarının nefesiyle zehirlenmiş, kurumuş kardeşlerim..Mucize yok!.  

          “Mucizeler beklemekten vazgeçtiğimizden beri gönlümüzü hafif ve ellerimizi temiz tutmaya yarayan bir sadelik ve uslulukla dolaşacağız.” Abdülhak Şinasi Hisar  

            İyi olmak bir hastalık olmasın sakın?.Hiçbir metaforun ardına gizleyemiyoruz kederi.. Ama atamız,dedemiz söylüyor işte; “söylemem derdimi dertsiz insana/dert çekmeyen dert kıymetin bilemez/derdim bana derman imiş bilmedim/hiçbir zaman gül dikensiz olamaz..”aşık veysel           

           “bir derdim var bin dermana değişmem..” şah ismail hatayi 

           Küçüktüm,dört beş yaşında..hep geçecek diye beklediğimiz bir ruh kanseriyle cebelleşiyordu babam..odasında hırıltılar içinde,başucunda boş ilaç şişeleriyle bulduk onu..şimdi artık, başı karlı yalçın dağlar gibi görkemli annem,yiğit annem kadın kollarıyla kaldırıp taşıdı babamı,eteğine sarılmış üç oğlan çocuğu..kurtardı babamızı..küçüktüm işte, hastaneye aceleyle giderken ilk kez taksiye binmenin çocuksu sevinci sarmıştı içimi..taksinin camından dışarı çıkarıp koca kafamı,rüzgara sürdüm yüzümü..babam ölüyordu,bense rüzgarın neşesine kaptırmıştım kendimi..yıllar sonra ilk kez Evren’e itiraf etmiştim..niyeyse gizli bir suçluluk duygusu ile kendimden bile saklamışım bu masum çocuk sevincini..demek aşk,bütün kapalı kapılarını açıyormuş insanın..aşk sağanak bir duygu dökümü değil mi ki zaten,diz üstü çöküp ağlamak,bütün kabahatlerini söyleyip huzur bulmak gibi tatlı..hangi duyguyu,hatırayı ayırıp saklayacaksınız.. 

           İşte yıllardır geberip duruyoruz Ali Kozan,ölçülü cümlelerimizle!..hani nerede,bizi kadın kollarıyla kaldırıp götürecek olan..

          Fare deliğinden geçemez, bi de kuyruğuna kabak bağlarmış.Ey kuyruğuna kabak bağlanmış fareler gibi yorulmuş,usanmış kardeşlerim..ne de şen gözüküyorsunuz oysa, prozac görmüş,zoraki gülüşlerinizle..deveye binip bir de çalı ardına gizleniyorsunuz aklınızca,bir ümit..         

          “Ümit kötü bir şeydir,çünkü işkenceyi uzatır..”    
                                                               nietzsche
           

           Bu ne bitmez tükenmez bir iyicilik oyunudur bu..ah basit ve zavallı duyguların efsunu!..Eser Hocam ne güzel söyledin, “farklı bir trampetin temposuna uyacağımıza,tek kişilik bir geçit töreninde kendi davulumuzu çalar,yürürüz..” yalnızlığa methiye!.tökezleyip kaybolmaktan,çamura bulanmaktan iyidir..

          kendimi Kuğulu Parkın banklarına atasım var yine..kentin yoğunluğunun ortasında, kaşık kadar havuz içinde kaygısız,tasasız ve sanki muzaffer kuğular..Kuğulu Park,ruhun yıkandığı bir mabettir Ankara da.. 

           İnsanın şiddetle gitmek istediği bir yer olmaması ne kötü..      

           Hani düştüğümüz yerden taş alıp doğrulacaktık ali kozan.. 

           İçimde illetli bir inkar nöbeti yine,aksilik,kendimi bırakacak yüksek bir yer kalmamış.. 

           Kendini bırakacak olduktan sonra mesafenin ne önemi var kardeşlerim?..

 

                           *19 ağustos da kendini bırakacak olan kardeşim ali kozan’a..