« Önceki | Sonraki »

3/4/2008

YOK..

 

  sesinin başladığı yerde yokum sevgili

  ellerinin başladığı yerde yok..

 

  ah gülüşünün başladığı yerde yok..

 

 

 

4/1/2008

ARABA SEVDASI..

                                                                    kaldırımlara..

         siz de benim gibi yürümeyi sevenlerden misiniz bilmem.ama ben yürümeyi sevdiğim kadar yürümeyi sevenleri de severim.tek ritüeli yürümek olan bir dinin bağlısı gibi,kardeşlik duygusuyla hiç tanımadığım bu kaldırım dervişlerine karşı derin bir sevgi duyarım.onlarla beraber aslında yürümediğimizi,toplu ibadet ettiğimizi duyumsarım..

         bilindiği üzere kaldırımlarda yürüyor olmanın türlü nedenleri var.kendi kendine biraz konuşmak bir sebep olabildiği gibi biraz susmak da bir sebep olabilir..ulaşım ücretinin külfetinden kaçınmak,birilerine rastgelmek ve kendinden kaçmak da..

         ancak en çok İstanbul da hissettiğim yeni bir gelişme var.biz ağır aksak kaldırımlarda  seyrederken,özellikle o apartman gibi jeeplerin üzerinden bizi süzüveren havalı kız çocuklarının kendilerini çok sevmiş,haz dolu bakışları..

         araba bir erkek oyuncağı olarak bilinegelsede,bir süredir artık erkeklerden çok kadınlarımızın,kızlarımızın araba sevdasına düştüklerine tanık oluyoruz.biz bu dermansız derde düçar olan arkadaşlarımıza naif duygularla ancak Boğazda sevdikleriyle el ele yürümeyi ve martılara simit atmayı tavsiye edebiliyoruz..

         hareketlerindeki kadifemsi yumuşaklığı kaybetmiş,seslerinin çiçekli bahçelerini soldurmuş kadınlarımızın bu araba sevdası oldukça dikkat çekici..

         araba markaları,modelleri vs.bizim için hala muamma olma özelliğini korurken ve biz arabaları ancak renkleri itibariyle ayırdedebilirken,kız ahbaplarımızın derin bilgi ve açıklamaları ile aydınlanıyor,kanaat sahibi oluyoruz..sahi,ne oldu da kızlarımız oğlan çocukları gibi arabalara aşık olup meylettiler?.yuvalarından düşmüş kuşlara ağlayan kızlarımız ne oldu da mesleğinin ikinci yılında "ancak" bir Uno alabilmenin ezikliği ile elem duyup hıçkırıklarla ağlar ve sonra bir Palio sahibi olduklarında mutlu mesut olup,susup oturur oldular?.. 

         aklının aydınlığı gözümüzü alan kızlar nerede?.nerede özenli defterlerine yazılmış şiirleri,öyküleri bizimle paylaşan kızlar,onların minicik elleri..kara gözlerinde dokunaklı çocukluk hatıraları donmuş kalmış kızlar nerede,onların sıcak,iyi yürekleri..

         kız çocuklarının erkek kardeşlerinin pipilerini gördüğünde "niye bende yok!!" türü bir ağlama krizine tutuldukları tanık olduğumuz,olağan hadiselerdendir.pipiyi bir fazlalık ve kendi durumlarını bir eksiklik olarak algılayan kadınlarımızın bir tür kompleks geliştirdiklerini kitaplar yazar.büyüdükçe geçtiğini düşündüğümüz bu rahatsızlık,öyle anlaşılıyor ki bir şekilde sinsi varlığını sürdürüyor.binlerce yıldır iktidarın sembolü olmuş uzvun yerine,şimdi kadınlarımız tarihsel bir hınçla,nihayet kadınlarla erkekleri eşitleyecek,modern çağın iktidar nesnesini,uzvunu ikame etmiş gidiyorlar anlaşılan..

         ne olur o güzel,o dünya iyisi kadınlarımız o parlak arabalara binip gitmiş olmasınlar..

 

 

21/12/2007

İCAT..

 

                                           kırık bir güne başlıyoruz yine

                                           kim ki ümit taşır

                                           kırılır bir yerde

                                           biliyorsun

                                           acıyı söylemek çoğaltır

                                           susuyoruz böylece..

 

           İnsan için alçalmanın,kötülüğün bir hududu var mıdır?.biz burada küçücük ellerimizle hayata tutunmaya çalışıyoruz,onlar çivili ayakkabılarıyla ellerimize basıyorlar..ellerimiz acıyor ama bağırmayacağız..

 

           acımız o kadar büyük ki bu acının yanında;bir zamanlar bize en yakın ve şimdi bize en uzak kardeşlerimizin,soysuz fikirlerle,yalanlarla büyümüş şekilsiz nefislerinin,yükselmek isteyen ruhlarını alıp yere çalmasına tanıklığın ağrısı o kadar büyük ki..

 

                                           ey yangın merdiveni olmayan aşk

                                           kül olup savrulduğum sarmaşık

                                           yangın merdiveni oldun yine de

                                           sebepsiz kaçak ömrümün..

 

           ince belli bardakta çay değil ki hayat,onu keyifle yudumlayalım.varlığın vahametini arttırıyor her gelen gün sadece..her yeni şehir,her yeni insan,her köşede bizi bekleyen neyse..

 

           gece karanlık fırçasıyla boyarken ruhumuzu,bu korkunçlu varoluş,bu vahametli gidiş nereye..

 

           yine de o yağmurdan,çamurdan sonra beliren Gökkuşağı'nın aldatan neşesine sığınıyoruz,denize düşenin yağmurdan korkusu olur mu diyerek..

 

           şarkı söylemeye benziyor bu yaşamak;kimi içinden söylüyor sessiz,kimi solo yapıyor her tonda,kimi koroda sus pus..     

                                               

           Bugün tam iki sene olmuş İstanbul'a geleli.o meşhur en uzun gece..otuz yıl sürmüş bir kara büyü gibi,Ankara da doğmaya,okumaya,askerliği dahi yapmaya sebep bir  "Ankara Büyüsü" nü bozup geleli iki sene olmuş.tarifli kederleri bırakıp Ankara da, İstanbul'a Orhan Veli'nin tarifsiz kederlerini paylaşmaya geleli iki sene olmuş..

 

           Bu iki sene sonunda,kendimi "pille çalışan pil" gibi,neye yaradığı belirsiz,(ancak kendini çalıştırmaya yarayan)acayip bir icat gibi hissediyorum.belki bu da birşeydir; hepimiz kendi kendimizin acayip bir mucidi değil miyiz ki zaten..

            

23/6/2007

SICAK..

 

 

 

 

       Ne kötü,kalabalıklara birini görme ümidi olmaksızın bakmak..

 

              Recaizade Sokağı yokuşunu çıkarken zayıf düşüp,kaybedip kendimi,ağırlığını yüklendim duygularımın,bizim bu yokuşlarımız biter mi deyip,Halit Ağa Caddesinden sağa sapıp,Söğütlüçeşme yokuşundan inerken,Ali Kozan’ın ümitvar dizesiyle  buldum kendimi ancak; “bir yokuş iner bir başka yokuşu..”

             Cağaloğlu Yokuşunu çıkarken İsmet Özel’i bulmuştum yanımsıra,yokuşu hiç bitmeyen şairi; “doğmak saldırıya uğramaktır” diyen üstadı..ve sığınacak bir yer aramaktır yaşamak diye kendimce tamamladım cümlesini..az kalsın yorgun omuzları üstünden,"sığınacak yerin kaldı mı senin ey şair!." diye fısıldayacaktım kulağına..sonra v.woolf’ün şu cümlesiyle frenledim kendimi ancak.. “mutsuzluklarla dolu bir dünyada nasıl mutlu olabiliriz?..biz burada yalnızca sonradan yok edilecek olan bir yaprağın altında korunmaya çalışıyoruz.” Dökülen yapraklardan mustarip şaire haksızlık olurdu bu..

             Ey sığınacak bütün yaprakları dökülmüş kardeşlerim..işte şu savrulup giden dinimizdir,şu siyasetimiz ve şu sevgilimiz,eşimiz ve şu da arkadaşlığımızdır.. sığınacak yerimiz kaldı mı ki bizim kardeşlerim?..

 

             Ankara da arkadaşlarla buluşmanın ayrı bir keyfi vardı.“Kızılay da saat 4 de..” bu her zaman Küçük Dost Kitapevi demekti.bizim küçük kabemiz,ama biz orada hep büyük dostlarımızla buluşurduk..aslında bu her zaman doğru da değildi,çerden çöpten adamlarla da buluştuğumuzu itiraf edelim..ama Küçük Dost önünde buluştuğumuz arkadaşların çoğuyla halen görüşüyoruz,YKM,Zara,Vakko önünde buluştuklarımızın çoğuyla görüşmüyoruz oysa ki.. Küçük Dost bir ölçüymüş,dostluğun ve kardeşliğin ölçüsü..

            Şimdi İstanbul da buluşmanın zorluğu..burada buluşmanın adı “kavuşmak” olmalı,sıra sıra dağlar dizili sanki arada..ziyanı yok,daha nasılsa büyük dostlar edinmiş değiliz diyerek teselli buluyoruz..

 

             Ne güzeldir şu Eminönü İskelesi’ne yanaşan,soylu Kadıköy vapuru gibi süzülerek ömrümüze ılık ılık yanaşan,göğsümüzün kuşsuz kafesinin,gönlümüzün güvercini kızlar..İskelede beklerken Kadıköy Vapuru size hiç dönüp bakmadan, dosdoğru Galata Köprüsü’ne doğru gider.Yüreğiniz elinizde,artık gitti gelmeyecek derken o kendince bir yerde usulca sola harikulade  bir manevra yapar,kayar gelir,iskeleye sağını verir.o kuğu gibi güzel vapur,ince iki ip ile bağlanır..bağlanmasa da gidecek değildir aslında..ama usul yerini bulur böylece..

         Bir de adına Motor denilen ulaşım araçları var,özel firmalarca işletilen..vapura nispeten daha hızlı bu vasıtaların bir estetiği,asaleti,üzerine düşünülüp bir sigara yakılacak hatırası,seyirlik bir endamları yoktur..iskeleye yanaşması ise bir felakettir,dosdoğru gider iskeleye ve burnunu verir..deniz içinde bir ray üzerinde hareket eder sanki,bu mekanik neşesiz vasıtanın şiiri yoktur,şarkısı yoktur,ağlaması gülmesi yok..

 

           Bahar geldi yaz oldu..İstanbul kaldırımlarını artık küçük bebek arabaları ile paylaşıyoruz;küçücük insan meyveleri..kış boyu erken basan karanlıktan,odaların sarı ışığına sığınan sevgililer,sıcacık meyveler vermeye durmuşlar demek..mis gibi bebekler,ufacık elleri,ayakları..

           hoşgeldiniz mis kokulu bebekler,annelerinin ve babalarının hayatından bir tane daha yaşayacak olan bebekler;düğün görüp oynayacak,ölü görüp ağlayacak bebekler..

 

           Bir yerli olmanın esas olduğu zamanlarda geçti çocukluğumuz..o uzun otobüs,tren yolculuklarının,her yeni başlangıcın,tanışmanın kaçınılmaz ve artık usandıran sorusuyla açılan pencereleri hatırlıyorum..bir insandan bir başkasına açılan ve nerede nasıl kapanacağı belirsiz pencereleri..

          O iyice alay konusu olan soru yok artık,“nerelisin hemşerim?” nedense soranı sevimsizleştiren bir psikoloji sindi içimize..ama “nerelisin hemşerim?” dedim inatla içimden kendi kendime,yasaklı bir dinin son müridi gibi..bir girizgah cümlesi olmasının ötesinde oralı olunan memleketin insana dair fikir verdiği zamanların bu halis anahtar sorusu yok artık..varsa da boşboğaz bir muhabbetin herhangi bir sorusu olup çıkmış..

         artık kreşler şekillendiriyor çocuklarımızı,bir tornadan çıkmış gibi, hizalandırılıyor çocuklar,yüzlerce yıllık mirasın dışında yeniden şekillendiriliyorlar..aynı teknede hamur olan binlerce,milyonlarca çocuk..hep aynı kelimelerle,aynı dudak bükmelerle öyle uzak,soğuk,insanın boynuna atılıp sarılmayan küstah,bilmiş insan yavruları..

          tüm ayrıntılarımızı silerken zaman,kendi sorusuyla geliyor;bir ayağımız beride öbürü ötede soracağız artık;hangi kreştensin hemşerim?..

 

         Küçük çocukların,koşup koşup insanın boynuna atlayıp,sımsıkı sarıldığı zamanlardı..süt kokulu çocukların,başlarını yasladıkları boynumuzda taşıdığımız sıcaklıkları yok artık..

 

 

11/5/2007

ÇİÇEK..

 

 

           ne çok şey anlatıyor ama..herkes durduğu,baktığı yerden yansın artık..şöyle candan bir çiçek almayalı vermeyeli ne kadar olmuş..öyle desinler diye değil ama.. yerinde, zamanında, usulca.. "sabahları soğuk suyla yıkar gibi yüzünü", insanı kendine getiren,sevimli kılan sabahı..

           hangisi daha çok takdiri hakediyor,hangisi daha şanslı bilmiyorum..çiçeği alan mı veren mi, yoksa arkadaşına elvermiş üçüncü kişi mi..

           fotomontaj da olsa,monte edilmiş hayatlarımıza bir şamar..  
 

22/2/2007

KANADI ÇEKİK KUŞLAR..

 

           ne garip aslında,insanın hiç bilmediği,tanımadığı birilerine okunma ihtimali olan,içini dış eden aleni bir şeyler söylemesi,yazması üstelik..cüret mi cesaret mi?.delilik mi yoksa?..peki kişinin kendini dahi tam olarak bilme,tanıma olanağı olmadığı gerçeği sonsuz bir suskunluğa çağırmaz mı bizi..ne yapalım yani,akıllı desinler diye bize susup oturalım mı?..   

        belki havanın tehditkar parçalı bulutlu grisi,belki hiçbir şey vaat etmeyen kaldırımların durgunluğu kaçırdı bizi,şu kan gibi ılık kör bıçak kelimelerin çatısının altına..

        şapkadan tavşan çıkaran sihirbazlar gibi,hep şaşırtan sevinçli şeyler söylemek telaşına gerek yok..

          ne sevinçli bir telaş,ne hüzün..size şimdi şapkadan sadece çırılçıplak bir kuş çıkarıyorum..

         ah şu bitmez tükenmez kuş meselesi,rakılık..

        biz küçükken Cebeci tren istasyonunun kenarındaki boşlukta hafta sonu kuş pazarı kurulurdu.biz de giderdik bazen.büyük bir hevesle,özenle seçilmiş isimleriyle Uygar abim ve Özgür kardeşimle giderdik..en çok abim meraklıydı kuşlara nedense;belki kanat çırpıp uzaklaşma isteği ilk onda uyandığından,ergenliğin güm güm çarpan yüreğinin ritmine ayakları yetişemediğinden,pır pır çırpan kuş kanatlarının cazibesini arttırmasından belki..yine ilk o uzaklaştı kuşlardan niyeyse;şu dört yanı demir,yayan hayatımızın hapishanesinin duvarlarına ilk o çarptığından belki..

        bulup buluşturup kuş alırdı parasıyla abim.apartman dairesinin onca dar imkanı içinde beslerdi onları..ne okul ne aile,biz ilk dersimizi o kuşlardan aldık..başkalarının kuşunu kendi kümesimize çekmeyi mesela,taklacı gösterişli kuşları çekilecek kuşa karşı şöyle bir  havalandırmayı,birkaç takla ile,süzülme ile kuş çekmeyi..

        yine kaybetmeyi,aldatılmayı da oralarda öğrendik..pazarda büyük bir      heyecanla alınan güvercinlerin bahçede salındığında yine ilk sahiplerine döndüğünü.. “damarlı kuş”ların sahiplerine,evlerine döndüklerini..

        ama bunun da bir hal çaresi vardı..bu  “damarlı kuşları” bir şekilde alıp geldiğimizde kanatlarını çekiyorduk..o cafcaflı kuşlar uçamaz halde,tavuk gibi günlerce bahçede otlar,yemlenir,kanadı çıktığında ise artık dönecek yeri bulamazlar,orada kalırlardı öylece,sersem gibi..artık sizin olmuşlardır..

       çocukluğun bu acımasız usullerini yıllar geçti unuttuk..ama bu kural başka şekillerde yine de yaşıyor  aramızda..tavuk olmuş kuşların seyrinden zevk alıyor yine kimileri..

        evet ya,düşmanımız yok kendimizden başka..kanatlarımızı kendimiz çektik işte,gidecek yerimiz zaten olmadığı için..

                             

            kanatlarını kendi çekmiş kuşlarız

            ah kuş iken tavuk gibi yaşamanın ağrısı

            zaten dönecek evimiz hiç olmamış

            aksilik

            tabancamızda hiç kurşun kalmamış..

 

       rakı da bizi kandırmaz..

19/2/2007

SEVGİLİLER GÜNÜ..

 

 

         

         Telefonun ucundan sitemler geliyor ve beklentilerini iletiyor arkadaşlar.14 Şubatta bir sevgililer günü yazısı beklenmiş nedense..birkaç yazı yazdıysam da Hıncal Uluç değilim ki ben arkadaş..

          Ne vesileyle olursa olsun, birbirini seven genç kız ve oğlanların el ele,dudak dudağa gezmesinden neşe buluyoruz..içini ısıtacak bir insan nefesi bulanlara ne mutlu..tatsız sevimsiz kelamlarımızla çiftlerimizin çiçeklerini soldurmak istemedik ve şom ağzımızı kıstık biraz mübarek günde..ama artık bugün,sıcacık birkaç cümle ile kendi kendine gelin güveysi olan bizler gibi, Şubat ortasında zamansız çiçek açmış badem ağaçlarını görünce bağışlasınlar, tutamıyorum kendimi..

         Ankara da Mamak çöplüğü yıllardır Martılara da yataklık ediyor.Karadeniz'den balık dolu kamyonları takip ederek gelmiş bu ilk nesil Martılar çoktan ölmüş olmalı.bu  sonraki genç nesiller denizi hiç görmeksizin çöplük kuşu olmuş gidiyorlar..bizi dahi kandırmayan Melih Gökçek’in meydanlara kurduğu fıskıyeler,havuzlar,ağzından su akan ıbrıkları saymazsak tabi,bu kadarcık su  Martıları teskin ediyor mu bilmiyoruz..

         Ankara da evimizin karşısındaki apartmanın önündeki kaldırımda dikili üç kestane ağacı..ikisi,iki sevgili gibi olağan zamanlarda o muhteşem çiçeklerini açıp sokağımızı şenlendiriyorlar..bu kestane ağaçları güneşin aldatan gülümsemesine kanıp erkenden açılan ağaçlardan değiller..onları en çok Ankara Hukukun ve  Ankara Tıp Fakültesinin  bahçesinde sevdim,bütün dallarını tek tek ezber ettim yıllardır..onlar açtığında kışın bittiğini anlıyor,bahardan emin oluyoruz artık..ulu ağaçlar..sarılıp kucaklanacak sevgili gibi gövdeleri,güvenli,sımsıcacık ağaçlar..Deniz Gezmiş gibi boyları..öpülen ilk sevgilinin dudakları gibi taze yaprakları..cana can katan rüzgarında baharın,Mango,Zara kızları gibi edalı salınmaları..ahh...

         Ama evimizin karşısında ayrık bir kestane ağacı duruyor öylece,türünün tüm garanticiliğini aşan ısrarı ile Sonbaharda çiçekleniyor..hayretle izleyip duruyoruz yıllardır..baharın bütün neşesini,coşkusunu nemrut suratıyla,şüpheyle geçiren ağaç;oynamak istemeyen mızmız çocuklar gibi,diğerleri yaprak dökerken çiçekleniveriyor..çikolatasını en sona saklayan kötü kalpli küçük çocuklar gibi..

         Güzelim baharı kaçıran ağaç..üç dört günlük çalım için,züppelik için ağaç kardeşlerinden ayrı düşen ağaç..züppe dediysem gönüllenme ağaç..

         Bahara küsen,bahara güvenini kaybetmiş ağaçlar gibi asık suratlarıyla hayatın kaynayan canlılığından huzursuzluk duyanlar..bir baharın cürümünden tüm baharları ipe çekenler..dalları çiçek dolu ağaçların Mart karı altında yine de güzel olduklarını unutanlar..ah elleri bırakılan çocuklar..

         Ve siz,ah zararın Sonbaharından dönenler,deniz görmemiş Martılar ülkesinin aşk görmemiş sevgilileri..

         Sevgililer gününüz kutlu olsun!..

 

2/2/2007

YALNIZ..

 

         

        Caddeye bakan camında, “Bizimle Çalışmak İster Misiniz?.” yazan mağazaya girip, “Sizinle Çalışmak İstemem!” diye haykırarak hızla oradan çıkıp uzaklaşmayı düşündü önce..hiçbir soru cevapsız bırakılmamalı dedi içinden.güldü;sonra güldüğüne güldü..kendim dahi gülerken onlardan beni anlamalarını beklememeliyim diye geçirdi içinden.vazgeçti,yine makul olanın ağına takılmıştı; “efendilik” ağına.bu ağı başına ilk annesinin ördüğünü hatırladı birden,aklı erdiği günlerden bu yana “efendi” ilan edildiğini düşündü.içi acıdı,ağzını doldurup bir küfür savurmayı düşündü boşluğa,boşluğuna..vazgeçti sonra yine,efendilik bende kalsın deyip yürüdü..   

        “..aranızda dolaşmak için giyiniyorum.”diyen Tezer Özlü geçti niyeyse aklından.onu şimdi anladığını düşündü,normal normal çıkmalıyım şu yokuştan eve doğru dedi.yokuşun ortasında Bankamatik önündeki kuyruğa takıldı gözü.yapacak daha iyi bir işi olmadığı için kuyruğun sonuna eklendi.sıradakilere göz attı şöyle bir..çoğunluk kızlardan oluşuyordu.kızların parası hep vardır diye düşündü.ilkokulda bile kantinden tost yiyip cola içenlerin çoğunlukla kız olduklarını hatırladı.sıra ağır ağır ilerliyordu.kendini burada bir süre iyi hissetti.kuyruğun sosyolojik olarak bir grup sayılıp sayılamayacağına kafa yordu.belli bir amaç etrafında bir araya gelmiş insanlar..ama sürenin kısalığı onu şüpheye düşürdü.üstelik sıradakiler arasındaki bağlantısızlık onu iyice bu fikirden uzaklaştırdı.başka kuyruklarda başka insanların bu “grup” meselesine kafayı takmamış olabileceklerini düşünüp kendini garip hissetti..garip..

         Sıranın kendine gelmekte olduğunu fark etti birden.önünde iki kişi kalmıştı.sıkıldı.sıranın kendisine gelmesini istememişti aslında hiç,bundan hiç hoşlanmazdı.beklemek için beklemişti sadece.saatine baktı aceleyle,bir yere yetişmeliymiş gibi telaşa verip kendini,ayrıldı sıradan..yine kendine şaşırdı.bu küçük tiyatroya gerek gördüğüme göre,hiç tanımadığım insanları dahi idare etmem gerektiğini düşünmüş olmalıyım dedi içinden..hiç tanımadıklarımızın yanında dahi giyindiğimizi anladı.insanın gerçekten soyunduğu bir yer var mıdır dedi,cevabını bulamadı..hava soğuk sayılmazdı aslında,niyeyse üşüdü..

        Yolda yürüyen kalabalığa karıştı tekrar..içinin kalabalığından yer bulup dışarıya vermeye çalıştı kendini.kaldırımda aşağı yukarı gelenler gidenler..şu kızı bir elmayı ısırır gibi iştahla dişleyen oğlana takıldı gözü,kızın ıslak yanağına..bir an kızın o verimli yanağından çiçek fışkıracak sandı,güldü,kendi çiçek olmuş zaten dedi..sonra bir kıza;elini sevgilisinin arka cebine sokarak,şu rahat davranışlarıyla sınıf atlamaya çalışan su sıska kenar mahalle güzeline..uzağına kaçtı bu çiftin,bir bataklık gibi kendisini çekmesinden korktu,çamur tadı geldi damağına,paslı soğuk demir tadı..daha önce hiç tatmadığı bu iki tadı nasıl olup da hissettiğine şaşırmadı bile..sonra şu denizde balıklar,havada kuşlar kadar dahi konuşmayan,sevişmeyen zoraki çiftlere takıldı gözü..şu Hüseyin Gazi Dağı’ndaki kayalar,taşlar kadar dahi konuşmayan çiftlere..hava soğuk sayılmazdı aslında,niyeyse üşüdü..

        Kadıköy vapurunda yaşlılara yer veren güleç sevgilileri hatırladı.birbirinden iyilik bulup iyilik veren çiftleri..sonra kendi bulduğu “öfkenin sakınımı kanununu” hatırladı..kimse bu kadar iyi olamaz dedi içinden,susuyorsa yarın bağıracaktır,gülüyorsa yarın ağlayacaktır nasılsa..

       Karşıdan gelen güzel kızı fark etti birden.bu kadar güzellik haksızlık ama dedi içinden.birden daha dik durmaya çalıştığını fark etti,saçımı jöle ile geriye taramalıydım diye düşündü..birden yüzü ekşidi,hoşlanmazdı jölenin yapışkan ıslaklığından,elini istemsiz bacaklarına sildi..yüzünün ifadesini değiştirecek iyi bir şeyler düşünmeye çalıştı,bulamadı..kız zaten geçmiş gitmişti yanından..

       Ölmediği için yaşayan, bu şuursuz akan kalabalıktan sıkıldı.ben ne için yaşıyorum diye sordu kendi kendine,cevap bulamadı.sorulan her sorunun cevaplandırılmaması gerektiğini öğrenmişti zaten az önce..

       Birden 4 Şubat’ın doğum günü olduğunu hatırladı.yaşını çıkaramadı hemen..hem kuru rakamlar neye yarar ki dedi.düşündü,insanların yaşının olmadığına,esas olarak beş-altı dönemi olduğuna karar verdi..kendisi için bir çağ uydurdu, “eski sevgililerini eşleriyle beraber görecek çağdayım" dedi..

       Zebercet geldi aklına nedense..o kaç yaşındaydı ki dedi.. “yanında oturan erkeğin temas eden bacağından uyarılacak yaşta" olduğunu hatırladı..daha genç sayılırım dedi bu durumda,daha çok vakit var..

        güldü mü ağladı mı anlaşılamadı..

 

        Hava soğuk sayılmazdı aslında,niyeyse çok üşüdü..

       

29/1/2007

KAHROLSUN KANSIZLAR!..

           

          Kış geldi de geçiyor bile..ama biz bunu sadece takvim yapraklarından biliyoruz bu sene.Ocak ayı dahi geldi geçti işte karsız,yağmursuz..birileri İstanbul’u, bir gece yarısı herkes uyurken,güney enlemlere sürmüş olmasın..

         Adana’daki çiftçiden İstanbul’daki pencere önü çiçeklerine kadar etkili bir kuraklık bir yandan..korkmayın, “küresel ısınma” dan bahseden,çevre kaygılı akademik bir yazı değil bu,biz daha çok “dairesel ısınma” yla alakalıyız bu yazıda..ve “parlak bir ülke kurtarma projesi”yle..

         Ankara da en üst katta ve kuzeye bakan bir ev sahibi olmanın bütün handikaplarını yaşayıp duruyoruz yıllardır..evi kuzeye bakanlar bir ailedir aslında..her sabah belki bugün biraz güneş görürüz diye ümit eden,boynu bükük büyük bir aile..

         Nihayet İstanbul da sağı solu,altı üstü dolu,güneye bakan bir evde oturmak mümkün oldu..yılların o ümitsiz soğuk kuzey psikolojisinden,kemik ısıtan ılık güney psikolojisine geçiyoruz..her sabah,tanrı yok belki ama güneş var deyip yeniden başlıyoruz,güneş gören kısık gözlerimizle..

         Ocak ayında,kombi yakmadan atletle gezmenin şaşkınlığı ve sefası içindeyiz..taa ki hasbelkader bir kaç kız arkadaşımız ziyaretimize gelene kadar..tanrım!.üşüyen kızları sevmiyorum..ve “taksiye binelim” kızlarını..tabağını yarım bırakan  “yemicem” kızlarını da..ama en çok üşüyen kızları..

        Her akşam doğalgaz sayacımızı kontrol eden,rakamların yerinde saydığını gördüğünde suçlayıcı bakışlarıyla içimize toplu bir cinayetin suçluluğunu kazıyan üst komşumuzun karısı yüzünden yaktık kombiyi birkaç akşam,vicdan azabından..ve Çağdaş’la “üşümeme hastalığı” na yakalandığımızı düşünüp “Acil Servise” gitmeyi konuşup güldüğümüzde, “desinler diye” yaktık birkaç kez..ve  “ölmüşlerin hayrına” da birkaç kez..ama en çok şu kansız,üşüyen kızlar yüzünden..

         Kadıköy de bir evin ısınması sorunundan bahsetmiyoruz burada..bir “memleket meselesi” nden bahsediyoruz. “titremeyin” ve beni takip edin kardeşlerim!.

         Erke firması yakıtsız,enerjisiz çalışan “Dönergeç” icat etti belki,memleketin enerji meselesine kestirme bir çözüm olarak..bu tartışmalı icat tartışıladursun,burada büyük enerji açığına neden olan,gözlerden kaçmış patolojik bir meseleye parmak basıyoruz..daha sahici bir icat, “üşümeyen kız projesi”..

        Biz kızlarımız üşümesin diye,tee Rusyalardan,İranlardan doğalgaz getiriyoruz..yetmiyor,yerin yedi kat altına inip kömür çıkarıyoruz,olmuyor ağaçlarımızı kesip getiriyoruz..ama kızlarımız yine de üşüyorlar..Türkiye’ nin milyon dolarları gidiyor,dışa bağlanıyoruz,bağımsızlık elden gidiyor,ama kızlarımız yine de üşüyor..

         Bilenlerden öğreniyoruz ki kız milletinin üşümelerine sebep,anemi denen bir hastalık..kansızlık!.ülke gerçeğiyle yan yana okununca ne manidar bir isim ama..şımarık kızlarımız yeterince demir almıyor,tedavi olmuyor diye ülke batıyor!.

         Vay biz ayda bir yumurtluyoruz,vay biz kan kaybediyoruz da mazeret olarak kabul edilmeyecektir.vatan,millet,bağımsızlık meselesinden bahsediyoruz,beş taş oynamıyoruz burada..tutun kendinizi arkadaş!.        

         Buradan bu parlak buluşumu sizlerle paylaşıyorum.yetkililer gerekli tedbirleri almadığında B planımı uygulanmak üzere açıklayacağımı ilan ediyorum..ülkeyi büyük bir Haremlik-Selamlığa çevirecek bu projeyle,kızlarımızın yazlık ve kışlık iki hayatları olacaktır..ecdadımızın binlerce yıllık göçerlik geleneğinden de kuvvet alan bu projeyle üşümekte ısrar eden kızlar kış aylarında,eşlerinden,çocuklarından,erkek olan her şeyden ayrılarak daha sıcak olan güney enlemlerde iskan edileceklerdir..havalar ısındığında yine kuzey enlemlere dönmeleri mümkün olabilecektir..

        iş ciddi,ona göre..

 

9/1/2007

KÖPEK FELSEFESİ..

                         

                  

                    

                     bu istanbul'u en son kediler ve köpekler fethetmiş..fatih sultan' ı kitaplardan okumuştuk ve işgal kuvvetlerinin şehri boşalttığını..ama bunu ne duyduk ne de okuduk..park etmiş arabaların üstü,kaldırımlar,pencere önleri fethedilmiş..en yoğun trafikte dahi koca koca çoban köpeği gibi köpekler serilmiş yatıyor..önce sola sonra sağa ve sonra önümüzde serili duran köpeğe bakıyoruz karşıya geçmek için..bu rahatlık,bu kaygısızlık..varlık kaygısından geçmiş filozoflar gibi..şehri kayıp düşmesin diye tutan çivi gibi..sanki şehrin sahibi gibi..

 

                “tutmak aynı anda tutunmaktır da..” nietzsche  

                                                 

         tuttuğumuz bize tutunamıyor,bizi tutana da biz tutunamıyoruz..bu ne dalgacı bir hayat böyle,dal sarkar kartal kalkar,kartal kalkar dal sarkar  gibi;ömrü sürçen tekerlemelerle geçiyor günlerimiz..

         akşamları eve gitmek istemeyen kadınlar gibi sıkıntılı,sürüyüp ayaklarımızı gidiyoruz..gönül çelen ışıkları sönmüş hayatın çoktan..hepimizin dini sabır;cenneti vaat eden dinler gibi,(inanmayıp da ne yapacaksınız!), karşılıksız çıkan umutlarımızın icra yoluyla takibi ne mümkün..

         “sabırla dut yaprağı atlastan kumaş olur.”demişti  Dila Hanım filminde Hüseyin Peyda,kitapsız dinin yalvacı..gayesiz hayatlarımıza bir üfürümlük rüzgar,pufff..

         ipekböceği yoksa yaprak neylesin,beklemek neylesin..

 

         yaralarımıza sürüp bastığımız merhem gibi,sayrılı günlerimize doğan ömrümüzün tesellisi kelimeler,ne kandırır ki artık bizi;gerçeğin soğuk bıçağı keser gider içimizi,uyyy..

          lanetlenmiş bir kavmin son mensupları gibiyiz işte,dokunduğu ne varsa eriyen ve hep kaybeden..dokunduğu ne varsa hastalığı olan,yine de eli durmayan melunlar gibiyiz..sahipsiz sürgün ömrü uzadıkça uzayan kimsesizler gibi..

          insanlığın büyük ayrımı,aşılmaz Çin Seddi gibi duruyor ortasında hayatımızın;küçükken oyuncağı olanlar ve küçükken oyuncağı olmayanlar..

         buldukça ve hoyrat elleriyle kırdıkça daha iyisini isteyen doyumsuz kreş çocukları,hoyrat.. ;ki kendini beğenmiş burunlarında niceleri ipe dizilir..

         zoraki alınmış bir uyduruk oyuncağın peşinde,paslı telden yapılmış oyuncak arabaların ardı sıra,ayakları popolarına vura vura koşturan sokak arası çocukları,sevindirik.. ;ki öfkeden kudurmuş gözlerinde en çok kendileri boğulur..

          bulunca kaybetmenin korkusu sarıyor,küçükken oyuncağı olmamış “çocukları” ve şimdi sadece kayıplarını biriktiriyorlar..

          ey yırtık çorabını bile atamayan tadı kaçmış hatıracılık,çöpten evler gibi kalbimizin odaları..          

  sokak aralarında aradığımız teselli..bula bula kaldırım ortasında pervasızca güneşlenen kaygısız kedileri,köpekleri bulduk..ama bir de sahibinin yanı sıra boynuna takılı ipin ucuyla oynayıp neşe bulan köpek var,bizi bağlayıp esir eden her şeyle dahi oynayıp neşe bulup eğlenen köpek felsefesi..

 

                 ermeni zulmü gibi şimdi senin gözlerin,

                 kıyıcı..           

                 döküyor yine bütün yapraklarımızı..