RUDİNLERİMİZE...

2015-04-06 09:24:00
RUDİNLERİMİZE... |  görsel 1

Biz sizi sevmiyoruz, sevemiyoruz, üzülüyoruz sadece al kanlara boyanmış çocuklar. Kara gözlü çocuklar; devlet terörünün, zıvanadan çıkmış tek adam rejiminin, istihbarat şebekelerinin oyuncağı olmuş çetelerin, ekonomik-sosyal-kültürel düzenin soluksuz bıraktığı ümitsiz çocuklar, kıyma makinasına dönmüş örgütlerin/çetelerin kurbanı oluyor. Elli yıldır bir şey öğrenmemiş gibi, bu kez evvelki saflığı, mazeretleri de taşımadan, aynı duvara kafayı kahramanlık, devrimcilik edebiyatı ile vuruyorlar. Sadece lisanlarına, üsluplarına bakanlar dahi nasıl bir karanlık olduklarını görüyor. Mahalle kabadayısı desen değil, kovboyculuk oynayan bebeler desen değil, ayrılık acısı yaşayan kifayetsiz mecnun desen değil. Ancak psikiyatrların çözebileceği deste deste bozuk laf. Nasıl bir mücadele ki hep düşmanını güçlendiriyor! Nasıl mücadele ki içimize insanlığın süzülmüş değerlerinden bir gıdım taşımıyor? Şanlı Haziran adıyla ittifaklar kuranlar da şu karanlıkta yolu şaşırıyor, kendiliğinden gelişmiş hareketin nabzını bu kez örgütlü olarak tutamamış, attıramamış olmanın derin ümitsizliğiyle duygusal nidalar atarak, çıkmaz sokağa heves ediyorlar. Haziran kim siz kim? Haziran geniş kesimleri yan yana, gönül gönüle getirdi. İşyerinden, sokaklara, trafikten apartman içlerine kadar ümit, iyilik, nezaket sinmişti. Ağaçlara, dallara, kuşlara kadar sonsuz bir maviyi gördük. Bu bulaşık karanlıkta Haziran hani? Şehit edilen savcıdan, kurban seçilmiş o çocuklardan tuzu kuru goygoycular da sorumlu; müstakbel kurbanlara oturduğu konforlu koltuklardan kahramanlık donu biçiyorlar.. Liseli ergenler hadi neyse, fakat yaşını başını almış, meslek sahibi, üstelik sınıf mü... Devamı

OBLOMOV'UN OLGA'YA MEKTUBU..

2015-03-23 22:55:00
OBLOMOV'UN OLGA'YA MEKTUBU.. |  görsel 1

Bu kadar sık görüşürken benim yerime mektubumun gelmesi seni her halde şaşırtacak, fakat sonuna kadar okuyunca göreceksin ki başka türlü yapamazdım. Bu mektubu çok daha önce yazmış olmalıydım; o zaman ikimiz de sonradan duyacağımız birçok vicdan azaplarından kurtulmuş olurduk. Ama gene de geç kalmış değilim, birbirimizi o kadar çabuk, o kadar umulmadık bir şekilde sevdik ki ansızın hastalanmış gibi olduk. Bu yüzden kendime daha erken gelemedim. Zaten sizi bir süre görüp dinledikten sonra kim kendi isteğiyle büyünüzden kurtulmaya çalışabilir? Kim sizinle yürürken kendini inişe bırakacak yerde adım başında durup geriye bakmak iradesini gösterebilir? Her gün kendi kendime diyordum: “Daha ileri gitmeyeceğim artık, olduğum yerde duracağım; bunu yapmak kendi elimde.” Ama gene de sürükleniyordum… Şimdi ise öyle bir savaş içindeyim ki sizin de yardımınıza muhtacım. Ne kadar derine sürüklendiğimi ancak bu gece anladım; ancak bu gece, içine düştüğüm uçurumun derinliğini gördüm ve durmaya karar verdim... Yalnız kendimden bahsedişim bencilliğimden değil, sadece şundan; ben uçurumun dibine yuvarlandığım zaman siz bir melek gibi yukarlarda kalacaksınız ve belki bana bir göz atmaya bile gerek görmeyeceksiniz. Dinleyin, size apaçık ve kaçamaksız bir şey söyleyeceğim: siz beni sevmiyorsunuz, sevemezsiniz. Tecrübeme güvenin, bana inanın. Benim yüreğim yanmaya başlayalı çok zaman oldu: gerçi yüreğim evvelce aldanarak yandı ama bu sayede insan yüreğinin gerçek ateşiyle, aldatıcı ateşini ayırdetmeyi öğrendim. Siz yanlışı doğrudan ayıramazsınız, ben ayırabilirim ve ayırmalıyım. Doğruyu henüz bulamamış olanlara yardım etmek ödevimdir. İşte size haber veriyorum; siz yanlış... Devamı

ACI CEPHE...

2014-10-16 09:44:00
ACI CEPHE... |  görsel 1

ahmed arif ve cemal süreya'nın aşk mektupları karşısında uğradığım hayal kırıklığını, orhan veli'nin nahit hanım'a yazdığı mektuplarla sardım. sevmekte derinlik ve genişlik, üslupta bir yakınlık bulamayınca kırılmıştım. sanki bana yazılmış veya benim yazdığım çalakalem şeylermiş gibi. şiirleri dahi "şairane" olmayan "garip" şairin mektupları da şüphesiz şairane değil. fakat sahici, fakat samimi, fakat karşılıklı, fakat eşitler arası, fakat dönemin resmini taşıyor, fakat fakat işte sevdim, ne fakatı daha? bir "hafifmeşreplik" mevzu var ki, yazı sonunda alıntılayacağım. şimdilik her daim güncel şu sözlerle başlayalım: "senin hayatının beni gülünç vaziyete düşürmesinden korkuyorum. sen de küçük zevklerin için beni bu kadar küçültme. küçültüyorsun demiyorum ama küçültebilirsin. fakat o zaman, emin ol ki, kaybedeceğin şey daha büyüktür. bu ben değilim. sadece sana karşı olan hissim, sana bu kadar bağlı bir insanı, seni deli gibi seven bir insanı mühimsemezsen herhalde hata edersin... senin beni ikna etmen icap ederken kabahatli mevkiine ben düşüyorum. en sonunda da benim özür dilemem lazım geliyor." hep anlatıyorum; nurullah ataç, bekârlığına, yalnızlığına üzüldüğü a.h.tanpınar’ı akrabası olan birkaç hanımla Büyükada’da bir yemek vesilesiyle tanıştırır. mealen, içinde bir kımıldama olup olmadığını sual ettiğinde, o güzel kirpikli eşsiz edebiyatçıdan aldığı cevap şudur; “akraban hanımları çok beğendim, ikisi de gerçekten birer hanımefendi.. ama ben bu denli ağır başlı hanımlardan hoşlanmam. benim evleneceğim kadın biraz orospu halli olmalı.” herhalde “orospu halliden” kastedilenin “orospu” olm... Devamı

ARABA DÜŞKÜNLÜĞÜ..

2014-09-29 11:58:00
ARABA DÜŞKÜNLÜĞÜ.. |  görsel 1

Birkaç fotoğrafını görmüş, bir baş eğmesinden, zülfünün dalgasından türlü manalar çıkarmış, değer bulmuş ve bunları onun hanesine artı olarak yazmıştım. Sonra nasıl olduysa bir masada yanyana buldum kendimi. Laf lafı açıyor, yediğimiz, içtiğimizin yanında cüce kalıyor, bu nedenle bazı pürüzleri düz etmekte bir zorluk yaşamıyordum. Bazen çok zeki, çok eğlenceli, çok şakacı oluyorum. Öyle bir kısa zamandı işte. Coşmuş giderken, şakamın bir yerinde arabam olmadığını söylemek icap edince, yüzü kırık bir ayna gibi dağıldı, kalan ağız parçasından; “aa, araban yok mu?” duyuldu. Her şey güzel olacak gibiydi oysa.. Ehliyeti henüz lise son sınıfta iken aldım. Okul dönüşü annem beni mutfak penceresinde karşılamış, büyük bir felaketin haberini verir gibi seslenmişti; “oğlum ehliyete zam gelecekmiş, altı aya uzayacakmış, koş yavrum dayının tanıdığı kurs varmış.” Oysa ben top sektirmekten, üç adımlık mahallemde yayan olmaktan memnundum. Fakat benden beklenen şeyleri yapmakla vazifeli olmaktan gocunmayan çağımda, bir çırpıda aldım ehliyeti. Ne benim, ne ailemin araba ile işi olmadı. Bir kere babam, o meşhur depremlerden sonra, bir radyolu ışıldak almış gelmiş, sebebini ise “oğlum araba alırsak lazım olur” diye açıklamıştı. Babamın duygu salıncağı göğe vurduğunda, vardı bu tür motor, araba arzuları. Belki bana bu yüzden de “arızi” geliyor araba sevdası. Sonra bir sevdiğim, hâlâ Palio’ya biniyorum, diye ağlamıştı. Şaşmış kalmıştım. Oysa ben onu uzun, ağaçlıklı bir yolda yürürken sevmiştim çok.. Sahillerde yeni bir âlem kuruluyor. Siyaset sosyolojisi yapacak değilim, ulaşım aracı olarak kabulüne kadar, sahillere sıkışmış bisiklet yollarında yeşeren &ac... Devamı

BİSİKLET TAMİRCİSİ..

2014-08-25 08:37:00
BİSİKLET TAMİRCİSİ.. |  görsel 1

Duygularım, fikirlerim hep gelgitli. Bilmem kaç yaşından beri, hep karşımdakini anlamaya meyilliyim. Niyeyse onun bir âdem olarak öyle davranıyor oluşu anlaşılmaya yer açıyor bende. Bu beni öldürüyor. Böylece ilk akla gelen tepkiyi vermekten imtina ediyor, meselenin hararetini içimde döndürüp soğutup, sonra tekrar ısıtıp edeceğimi kendime ediyorum. Oysa bırak, o seni anlasın.. Böylece tüm beşeri haklarımı kullanmaktan imtinaya varan durum dönüp beni vuruyor. Zira biliyoruz fizik kanunu, hayatta hiçbir şey vardan yok olmuyor, değişiyor, dönüşüyor. Benim öfkem, benim tepkim işte içimde bir yumruk oluyor. Sonra.. Sonra yazıyorum işte, gülünce de geçiyor. Eeee, lafı nereye bağlayacağım acaba?. Yine geldi beni buldu desem, egosantrik yörem insanının ahı ile dizlerimi dövmem icap edecek belki. Oysa soğukkanlıyım, bu dünyanın işleri hep böyle, demekle teselli buluyorum. Kaçıncı sınıf bir ülke, kaçıncı sınıf bir hayat ki bu, ne bekliyoruz? Bisiklet hevesim katlanarak büyüyor. Şöyle bir iki tur atıp köşeden dönmekle yetinirken, mesafeler ve hayaller uzuyor. Arkadaşım şimdiden Avrupa rotasını belirledi. Neyse.. Fakat işte bu bisiklet denen meret de çocuk gibi, bakım, ilgi istiyor. Onlarca parça bir müddet sonra birbiriyle uyumunu kaybettiği gibi, kendi içinde de aşınmaya uğruyor. Bisiklet biraz ham ervah sevgili gibi, ona para harcadıkça sevildiğini anlıyor, o sıcak öpücüğünü bahşediyor. Artık ayaklarımın altında ezilen dağ bisikletinden, şehir bisikletine sıçramayı düşünürken, onlarca marka, model arasında yine kararsız kaldım. Derken şu emekçi bisikleti bakımdan geçirip seneye erteleyeyim dedim yenisini. Hemen evin devamında yol üstü bir tamirci v... Devamı

UMUDUM..

2014-07-28 07:03:00
UMUDUM.. |  görsel 1

Yanlış anlaşılma olmasın. Bu delikanlı ben değilim, Ümit bu, anneannesi Zeno Teyzenin deyişiyle, “Umudum”. Ben bu kadar yakışıklı ve şık değildim. Evde akşamları, ayna karşısında, kısık bakışlarım, alnıma düşürdüğüm ıslak saçlarımla yakışıklı buluyordum kendimi, fakat bunu gün içine taşımak mümkün olmuyordu. Her saat yakışıklı ağabeyim Uygar ve kardeşim Özgür ortasında kahırlanıyordum. O Almanya'daki ailesinden, kardeşlerinden uzak, Ankara’da, anneannesinin, teyzesinin, dayılarının muhabbetli ocağında bir fidandı. Çiçekli dallar, yemişler vermesi beklenen, aklıyla bir sınıf atlamış, bu suretle aynı sınıfı da paylaştığım mahalle, sokak arkadaşım. Ümit fındıklı Alman çikolatası kokardı. Almanya’da yediği, bize de getirdiği çikolataların, şekerlerin etkisi veya bizim yoksunluğumuz olmalı. Biz henüz pileli kot giyerek büyüme talimi yaparken, o markalı parlak şeyler giyerdi. Ayakkabı Adidas, pantolon Dıesel. Uzayan, daha da uzaması beklenen, bizden bir koldu Ümit. Annem de babam da severdi; kim bilir neler görüyor, neler buluyorlardı. Üleşirdik bir sevgiyi böylece. Seksen öncesinin tartışmalarını, hastalıklarını zerreler halinde taşıyan çocuklar da, kendilerine bir güvenlik sahası bulma güdüsü ile doluydular. Sayıca az olanlar bilhassa. Aslen Erzincanlı bir bıdık olarak, Karslı bir arkadaş bulmanın sevinci de ayrıydı. Coğrafya, kültürel doku, oralar görülmemiş, o değerler yaşanmıyor olsa da evde yaşanan iklimle, ruha sirayet etmiş bakiye duygularla, kişileri benzetiyor bir nebze. Aşinalık başka nasıl açıklanır? Solculuktan mimli dayısı mülteci. Dilimizde o zamanki Ahmet Kaya, Grup Yorum türküleri, marşları. Ben ayrıca Arif Sağların “Muhabbet” serisinin tesiri altındaydım. Ümit daha ladini idi, ben... Devamı

LİLİ SEV BENİ..

2014-06-30 08:36:00
LİLİ SEV BENİ.. |  görsel 1

Ölüm, kendini öldürüm gününde, şu 14 Nisan’da Mayakovski deyince, evvel baştan Nazım Hikmet’in adını duymayı umanlar varsa, onlara Ahmet Haşim bahsi açarak bir sürpriz yapmak isterim, ki bu adetlerim arasındadır. Haşim şöyle diyor 1930 yılında Nazım için: “…isimlerini yeni işitmeye başladığımız yeni ediplerin en kabiliyetlisi serbest nazımla şiir yazan bir genç imiş… bu genç şair de, geçenlerde intihar eden, Bolşevik şairi Mayakovski’yi taklit ediyor. Mayakovski’den haberdar olmayanlar, bizde, yeri göğü sarsan, emsalsiz bir dâhinin, bir mucizenin dünyaya geldiğini zannettiler. Bunda biraz mübalağa olsa gerek. Külhanbeyi lehçesiyle şiir yazmağı ilk düşünüp yapan Mayakovski’dir….” Haşim’in canı sağ olsun, 1924’de Nazım Hikmet’ten ilk övgüyle bahseden de kendisidir. Sonra Nazım’ın Haşim’i dövmeyi vaat eden tehditleri, hakaretleriyle, Haşim’in kendini korumak için cebinde tabanca taşımasıyla devam ediyor hikâye… Mayakovski, sonra kendi de intihar edecek olan şair Zafer Ekin Karabay’ın kaleminden de geçti şu rabıtanın anlatımı ile; 1925 yılında intiharı sırasında kanıyla yazdığı “elveda dostum elveda” şiirinde Yesenin, şöyle diyor; “ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada/ ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.” Sağlığında çekiştiği Yesenin’in ardından çok üzülen Mayakovski, intiharı kınarken, şunu yazıyor nazire olarak; “bu dünyada ölmek güç bir şey değil/ bir hayat kurmaktır asıl güç olan.” Bu dizelere rağmen, beş sene sonra, vaziyeti daha hazin, daha dokunaklı kılan,cesedinin yanında bulunan son mektubunda sevgilisine seslenişidir zannımca; “Lil... Devamı

TEBDİL-İ MEKAN..

2014-06-21 02:47:00
TEBDİL-İ MEKAN.. |  görsel 1

Efendim komşuları sıfırlamışız, Musul’dan sonra Telafer de Işid saldırısına maruz kalmış, yüzlerce insan katledilmiş, binler can havliyle yollara düşmüş. Rakamlar insanı anlatmaya yetmiyor. İnsan şüphesiz en çok bir halet-i ruhiye. Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı binlerce insan, binlerce ayrıntıyı, yıllar içinde ördüğü bir hayatı geride bırakıp gidiyor. Gidiyor ne kelime kaçıyor! Bana ne, benim etim ne budum ne arkadaş! Aşağıda aklı kendine yetmeyen biriyim, yukarıda buyuranlara kullukla huzur, teselli bulmaya yatmak kalıyor geriye. Pehh.. Ülke ne olur bilemem. Bizim Müdürlük bölündü. Bölündü denmez, parçalandı, ayrıldığı yerlerden saçak saçak dökülüyor. Nereden nasıl çıktığı konusunda tevatür muhtelif. Deprem tehlikesinden, otel olacağı hikâyelerine kadar. Ağzımız torba değil ki büzesiniz. Yumurta kolilerine gösterilen ihtimamın gösterilmediği avukatlar, üst üste oturdukları odalardan, yine üst üste oturacakları odalara taşınıyor. Kırılıyorduk, yine kırılıyoruz. Gidenler geride boşluklarını, dolap artlarına sıkışmış tozlu dosyalarını, bir yere tutunamamış ataçlarını, bir vuslata yaramamış topluiğnelerini, savrulmuş türlü renkte notlarını bıraktılar. Bir tür dosya mahşeri saymalı, şekilsiz, bütün günahları ile çırılçıplak ortada dosyalar.. Fakat cisimler bunlar, ölçülen, biçilen, tartılan şeyler! Hani halet-i ruhiye? İnsanlık büyük travmaları kısa yollu atlatmak üzere formüller üretmiş, biri ve her zaman geçerli olanı şu ki yine yürürlükte; tebdil-i mekanda ferahlık vardır! Yerin iki kat altına taşınırken, bu diri diri gömülmeye bir teselli bulacağız muhakkak. Şu koridorlarda, şu odalard... Devamı

NO SMOKİNG..

2014-05-31 00:13:00
NO SMOKİNG.. |  görsel 1

Hayat insanı en zayıf, en hazırlıksız anlarında buluyor, lıkır lıkır içine doluyor insanın.. Akşam olup mesai bittiğinde, kimselere görünmeden, adeta bir hırsız gibi vapura kuruldum. Çantamda okunmayı bekleyen kitabıma mani bir ortak korkusu ile adeta at gözlüğü taktım. Okuma iştahına bu saatlerde turp sıkacak biri babam da olsa tanıma taraftarı değilim. Vapurlarda eli kameralı adem çok oluyor. Çeke çeke bitirilemeyen İstanbul’dan bir parça da onlar koparmak istiyor. Bu şehir poz vermekten usanmıyor doğrusu. Bin kocalı bakire dul olduğu tespitli şehir düşüp kalkmaktan usanmayan bir çocuk özelliği de taşıyor. Dizleri yaralı bereli.. Birinin elinde kamera, diğerinin elinde mikrofon, şık giyimli bir yakışıklı adam ile röportaj yapma hazırlığı içinde olunduğunu sezinledim. Normalde yılandan korkmam kameradan, mikrofondan korktuğum kadar. Kaldırım değiştirdiğim çok oldu buralarda bu yüzden. Fakat ne o kadar şık ne o kadar yakışıklı ve muhtemelen ne o kadar da meşhurum. Adını bilmediğim bir artist, sanatçı, bilim adamı olmalı bu kez mikrofon uzatmaya değer kişi.. Selim İleri’nin “Yaşadığım İstanbul”u elimde kaç gündür. Benim de gönlümde yeri apayrı A.Ş.Hisar hayranlığı, onun kaleminde de onun tadını bulma ümidi doğurmuştu. Oysa birini seviyor olmak onun tadını taşıyor olmayı getirmiyor. Takır tukur cümleler arasında, ancak üstatlardan yaptığı alıntılar içinde biraz nefes alıyorum. Kitaba daldım. Bazen kızıyorum tatsız tuzsuz kalemine, bazen aşinalarımı görüyorum satır aralarında, tebessüm ediyorum. Sol yanıma genç bir kadın kuruluyor. Kitap okuyorsam da ölmüş değilim. Hafifçe süzüyorum, ne güzel kadın, Allah’ı var. Hafif bir iç çekmeyle dönüyorum kitaba. Kurşun kalem ile &ccedi... Devamı

BİR GÜZEL ADAM...

2014-05-03 21:58:00
BİR GÜZEL ADAM... |  görsel 1
BİR GÜZEL ADAM... |  görsel 2

Hava sanki olduğundan daha ağır çekmeye başladı. Bütün planların önüne set çeken ruhum, yine ayağıma dolanıyor. Askerden tezkere alırken, tabur komutanının biz asteğmenlerle eşitler arası bir ağızla yaptığı konuşmada, kışlada öğrendiğimizi düşündüğü en önemli şey, “hayır” demekti. Oysa ben disiplin mahkemesinde görev yapmış, maiyetimde asker olmadığı için, “hayır” deme gereği de duymamış, yine öğrenememiştim o hayat kurtarıcı kelimeyi. “Kız istemeye” gitmek şimdi bir dağı sırtlamak gibi ağır geldi. Hayır, olağan karşılamayın bu sıkıntıyı, kızı bana istemiyoruz çünkü… Bizim Ayşegül'ü bizim Fatih’e istiyoruz, oğlan bizim kız bizim. Henüz haftalar varken nazik davete “evet” demiş olmakla, haftalardan birer yıl uzunluğu beklediğimin farkında değildim. Zaman su gibi aktı. Maraş’a yola çıkıyoruz. Müstakbel damat adayından daha az gergin değilim. Söylene söylene yapmak benim bir parçam. Maraş niresi arkadaş? Sokak lambalarına sis inmiş bir şehirden, aydınlık, güler yüzlü bir şehre indik. Uykusuz gecemin kör sabahında alamadığım uykuyu bir küsur saatte uçakta aldım. “Yedi uyuyanların” isimleriyle hala yaşadığı bu şehirde, yollarında “yedi güzel adamın”, yedi Maraşlı şairin hayatı çekiliyor. Hava o kadar güzel, şehir o kadar canlı, müstakbel çiftimiz o kadar hayat dolu ki, katliamın acı hatıralarıyla dolu bir şehirde olduğumuzu unutuyoruz. Ashab-ı Kehf’ten, yedi şairden, Maraş katliamından, evlenmenin kerametlerinden bahsetmenin yeri değil. Zira Debernuş Amca ile tanışmış bulunuyoruz...  Bizim Ayşegül, henüz haftalar önce eski fotoğrafları ile bizi zamanda yolculuğa çıkarmış, o vesileyle babası hakkında da birka&c... Devamı

RIZA TEVFİK..

2014-05-03 21:55:00
RIZA TEVFİK.. |  görsel 1

Bizde ilk felsefe dergisini çıkaran, anarşistliği, sosyalistliği ve bence liberalliği hususunda çekişme ve muğlaklık olan Baha Tevfik, Rıza Tevfik’in yazılarına “feylozof” diye imza atmasına itiraz ediyor. “yazılmış metinler halindeki bilimleri ezberleyene bugün bilgin bile demiyorlar. Nerede kaldı ki filozof diyecekler!.. filozof yöntem sahibi demektir. …Rıza Tevfik Bey’in böyle bir yöntemi var mı?” Gâh dine dair düşüncelerini serbestçe dile getiren, gâh camilerde vaaz veren, en son Bektaşiliğe intisap eden Rıza Tevfik, şöyle yargılanıyor; “insan aynı zamanda iki kadına birden aşık olamaz..” Acaba? “madde ve kuvvet” eserinin cazibesine kapılmış aydınlar için o vakit resim net. Aynı zamanda değil ama, kendisine üç kız çocuğu vermiş ilk eşini kaybettikten sonra kendisinden 19 yaş küçük Nazlı Hanım’a âşık oluyor. ( biri 35, diğeri 16 yaşında) Yaşının da elverişli olmamasından olsa gerek, ilk eşi gibi entelektüel olmayan, ev hanımı Nazlı Hanım ile uzun ve mutlu bir hayat sürüyor, iki erkek çocukları oluyor. İttihat ve Terakki saflarında hürriyet, kardeşlik ve eşitlik nutukları atmaktan, Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyeliğine, 31 Mart vakasında canını zor kurtarmaktan, Sevr anlaşmasını imzalayanlar arasında olmaya, 150’likler arasında sürgüne gitmeye kadar macera dolu bir hayat. On yaşında annesini kaybetmesi, her şeyi inkâra varan bir tür metafizik buhrana düşmesine yol açıyor. O buhrandan, kendisinin de sonrasında örneklerini yazdığı, tekke ve halk edebiyatı ile aşmış gibi. “Tarikat-i Aliye bağlılarından” diye imza koyuyor. Eşine yazdığı mektuplardan satırlarla ve en sonda bir baba olarak çocuklarına yazdığı 21 maddelik tembihnameden alıntılarla sonlandıralım: ... Devamı

ZİYA OSMAN SABA

2014-05-03 21:43:00
ZİYA OSMAN SABA |  görsel 1

Ne güzel adam şu Ziya Osman Saba. Şiirleri kadar hikâyelerinde de anıları merkeze oturuyor. “Yasak değilse, ben de kendi kendimi anlatmış olayım. İnsan insana benzer, bana benzeyen ve daha dünyaya gelip bir gün benzeyecekler, kendilerini bende bulacaklar çıkar” diyor. Henüz 21 yaşında, psikolojik rahatsızlığı olan amcasının kızıyla, biraz da iyi olur ümidiyle, evleniyor. On yıl süren, bağlılık ve borçluluk duygusuyla dolu evlilik, çekilmez hale gelen hastalığın ağırlığı ile nihayete eriyor. İlk eşine karşı sorumluluk duygusu devam ediyor. Sonrası moral bozukluğu, derbeder bir yaşam, yalnızlık, dağınıklık ve herhalde yazdığı bulunmaz sayılı hikâye, şiir… İki arada bir derede, ruhunun haritası gibi bir hikâyeden kısa alıntı yapalım; “…Bu caddeye ne kadar da çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önünde resimleri seyre daldım. Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tesbit ettirmek üzere için koşuşmuş olacaklar. Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek. Şu gelin, demin gördüğüm kocalı kadın değil mi? Şu pembe yüzlü, çift örgülü saçlı küçük çocuk, daha demin sıçrayarak yanımdan geçen genç kız değil mi? Belli belli! Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce uzakta. Bu caddede ancak mesut dolaşılabilir. Yalnız bu caddede bulunmak insanı mesut etmeye kâfidir. Yaşadığımı, ben de saadetimi düşünmeliyim. Şu kadar dükkânın içinde elbette beni de mesut, hiç olmazsa memnun edebilecek şeyler satanlar da yok değil ya! Şuracıkta kunduralarımı boyatabilirim. Şu kravatı pekala satın alabilirim. Yeni gelmiş şu şiir kitabı bana pekâlâ zevkli saatle... Devamı

YOK İMİŞ HER NE VAR İSE...

2014-03-22 08:28:00
YOK İMİŞ HER NE VAR İSE... |  görsel 1

Taşı sıksam suyunu çıkarıyorum. Aynanın ucuna saplanmış dudak izi, gelip içime batmasa. Kapının aralığına sıkışmış bakışı üzerimde geziniyor, koltukta sıcağı, saçımda elleri kalmış. Ellerimde elleri geziniyor, boynumda kokusu teninin, dudaklarımda soluğu demiri eritiyor, titreyen dizlerimi yaslamaya yer arıyorum. Bu ev dolmuş taşmış, suların taşlara vura vura çoğalan sesi gibi yankılanan gülüşüyle. Şimdi o deryada boğulayazıyorum. Kitapların altı çizili satırları altında kalan benim, kırık esmer boyum gibi kara kalem çizgiler. Sesimin peltek dilimle taşıdığı dizelerin altında cebelleşen benim. Ağır geliyor sözleri şairlerin, suskunlukla çoğalıyor anlamları. Sesim çın diye inliyor boşluğumda.  Pencere karşısında beni gözleyen afacan gözleri yok, yeri boş. Bilmiyorlar servis bekleyen kadınlar, gözleri göz değil, kimi aradığımı bu kör saatte.  Damla damla birikmiş iyiliği, güzelliğinden eser yok. Şaşıyorum, şuncacık yok. Taşı sıksam suyunu çıkarıyorum. Uzandığım yerde taş yok. Kapıya uzansam yok. Pencere yok, aynada dudak izi silinmiş. Koltuğa bira dökülmüş. Saçlarım rüzgârla taralı, dudaklarım buz kesmiş dünyanın alıyla, evi eşyaların homurtusu doldurmuş. Bir uyanmakla yıkılıyor rüya şehirlerim. Her şey bir zil sesiyle dağılıyor. Uyanmak bizi öldürüyor. Sahici bir şeyler arıyorum, bulamıyorum. Öldürülmüş bir çocuğun başındayız. Yüzbinler karalar giyinmiş yürüyoruz, Sümerbank patiskası gibi kat kat, bitimsiz bir kalabalığız.  Kimselere demiyorum, diyemiyorum. Aynadaki ize, kapı arkalarına sıkışmış sevince, arkamda kalmış, geçen baharlı günlere konuşuyorum. Ölmüş çocuklar için seviniyorum artık. Bütün masumiyetleriyle çakılı suretle... Devamı

SÖZÜN SICAĞI...

2014-03-16 05:07:00
SÖZÜN SICAĞI... |  görsel 1

algıda seçiciliğe inandım. içte neyle meşgulseniz, hariçte de onu görüyorsunuz. araya, neye layıksanız onu yaşar, neye müstehaksanız onu çekersiniz'i de ekleyeyim. kıçı kırık üç mektup yazdıktan sonra, baktığım her yerde mektup görür oldum. "portekiz mektupları" da bunlardan biri. kısacık beş mektuptan ibaret. 39 sayfalık kitabın 15 sayfası sunuş. mektuplar portekizli bir rahibeden bir fransız soylusuna gidiyor, duyulan aşk karşılığı. fakat bunun gerçek mi yoksa bir kurmaca mı olduğu, hatta kitabın yazarı, yazarın cinsiyeti tartışmalı. 15 sayfalık sunuş bunu tartışıyor ve bir tatmin edici sonuca bağlıyor. gerçek olan ise, 17.yy'dan yadigar olduğu. zaten kısa olan kitaptan uzun alıntılar yapmak uygun olmayacak. dört yüzyıl önce, bambaşka bir çağda, coğrafyada yazılmış mektuplar, insan duygularının, aşkın, beklentilerin, sitemlerin ve gönül kırıklıklarının zaman ve mekandan münezzeh (haşa) olduğunu düşündürüyor. her mektuptan kısa alıntılarla bunu size ispatlayabilirim. 1-"bu dayanılmaz ayrılık beni kısa sürede öldürecek. yine de yalnızca sizin neden olduğunuz mutsuzluk bana çekici geliyor." 2- "sizin uğrunuza ahlak kurallarına karşı ne yaptımsa beni mutlu ediyor, sizi bir kez sevdiğime göre bütün yaşamım boyunca delicesine sevmek, artık benim onurum ve dinim." 3-"elveda, sizi hiç görmemiş olmayı isterdim. ah! bu duygunun ne kadar sahte olduğunu çok iyi hissediyorum, bunları yazdığım anda bile severek mutsuz olmayı, sizi hiç görmemiş olmaya yeğlerim... yine de neden olduğunuz mutsuzluk için kalbimin derinliklerinde teşekkür ediyorum size, sizi tanımadan önce yaşadığım dinginlikten nefret ediyorum." 4-"sizi sevmekle sarsıcı zevkler tattığım doğru; ama şimdi onların b... Devamı

AŞKA HUDUT?..

2014-03-15 20:22:00
AŞKA HUDUT?.. |  görsel 1

evlilik aşkı öldürüyor derlerse de inanmayın. meğer aşk, üstelik daha tutkulu olarak, evlilik müessesesi içerisinde hayat sahası bulabiliyormuş kendisine. şimdi yeis içerisinde marsığa dönenlerimiz varsa, tebessüm edebilir, çiçeklerini açabilirler. dal onların nasılsa, hangi çiçeği isterlerse onu. ancak her meyvenin çiçeğinin vaadini tutmadığını hatırda tutalım. fakat bir sorun var. burada bahsi geçen aşklar, karı koca arasında olanlardan (zaten beklenmiyor sanırım bu türü) değil. ahmed arif ve orhan veli'nin aşkına, mektuplarına konu kadınların ikisinin de evli olmasına dikkatinizi celbederim. türk-islam sentezci ölmüş şair "aşka hudut çizilmiyor" derken bunu, "kutsal aile" hudutlarını kastetmiş midir?. üstelik bu aşklar tanzimat devri türü muhayyel, romantik cinsinden de değil. mendile, bir gamzeye, bir gülüşe yangınlar çıkmıyor. günahı boynuna, orhan veli misal "her tarafından öperim" diyor. nevizade'de, lambo'nun meyhanesi'nde diz dize görenleri çok onların. aşka konu kadınların mektupları ortada yok. hikaye bu nedenle yarım ve günah, varsa, şairlerin boynuna kalıyor. peki şu dört nala aşkların diğer cephesinde kocalar ne hissettiler? hissettiler mi? oysa biz aşkın kaleme dökülmesine kaptırıp gitmiştik kendimizi sayfalar boyu, nereden çıktı bu mahalle baskısı? gerçeği ancak kendilerinin bilebileceği hikayeler bunlar. biz sadakate, güvene işaret edip, dokunaklı başka bir bahse geçelim. orhan veli 36 yaşında, 10 kasım gecesi ankara'da bir çukura düşüp, 14 kasım'da istanbul'da beyin kanamasından öldüğünde, nahit hanım'dan bize, gönderilemediği için kalmış tek mektup var; 12 ekim'de, evde tek olmama iht... Devamı

KEŞİF MAHALLİ...

2014-03-14 20:26:00
KEŞİF MAHALLİ... |  görsel 1

sultanbeyli diye bir yer varmış, geçen gün niyeyse keşfe iştirak ettim. yine gidersem dönemem, dilimde bir acı türkü, divane aşık gibi, bir taşın üzerinde ömrümün sonunu bekleyebilirim. 2/B zilyetlik tespit davaları. tımarhane desen değil, insanı fiziki, ruhi çürütme evleri, tımar yok, üşümüş çıplak, sıvasız boz bulanık evler. insanlar gibi alt alta, üst üste evler, kulaklarında birbirinin hırıltılı sesleri. gerisi tarih öncesi veya yaban romanındaki bir kasaba. bitini ayıklayanla düşünü ayıklayan bir arada. taraflar akraba, kavga dövüş, birinin kulağı patlamış. vuran delikanlı kayadan yontulmuş. sert. kadınların memeleri dizlerinde. yüzleri kocalarıyla eş. gençler yamru yumru. akraba evliliği çok olmalı, engelli çocuklar, büyüklerin eski elbiseleriyle giydirilmiş. kavgaya anlaşılmaz sözlerle karışarak, bir normallik gösterme uğraşındalar. polis hakime rağmen müdahalede naz ediyor. yazı bekliyor, kan gövdeyi götürse umuru değil. yazı tapıncı, kutsal değerlerimiz arasında yükseliyor. kaldırım taşları boş parseller, tarlalar üstünde. çocuklar top oynamıyor, tarlalar paslı demir filizler açmış. horoz aramızda en erkek olanı. bütün tavukları önüne katmış kovalıyor. evlerin sınırı, bahçeler paslı tenekelerle, tellerle çevrilmiş. yaşayan bir sağlıklı nesne yok mahalde. kadınlar, büyük kazanlarda kaynayan salça gibi, fokur fokur taşarak kaplıyor meydanı sesleri, kış ortası salça kokan kadınlar. dokunmak, yaklaşmak, susturmak mümkün değil. hayat dolu bir küçük çocuk görmesem ölüler diyarındayız. kalp dolu kazağı, kız olduğunu söylüyor. henüz büyüklerin hastalıklarından ari. koca bir elma g... Devamı

VARLIĞI CEHENNEM'E MEKTUPLAR...

2014-03-09 23:11:00
VARLIĞI CEHENNEME MEKTUPLAR... |  görsel 1

                  "Yokluğun, cehennemin öbür adıdır                    Üşüyorum, kapama gözlerini..."                                                                                                                                                                                                                          Ahmed Arif'in Leylasına mektuplarında, küfürsüz sayfa yok. Ama bu küfür, kızgınlıklar kadar sevgiyi de göstermenin bir aracı. Kızgınlıkların muhatabı üçüncü kişiler, sevgi ise doğrudan Leyla Erbil'e. İki ayrı zümrenin aynı iklimi soluma uğraşında iki eli kalem tutan insanı olarak, türlü renkler taşıyor mektuplar. Ellili yılların ülke, edebiyat atmosferi, kişisel hayatlarının kıvrımları, dil, üslup özellikleri ve elbette lirik şairin aşkını göstermekte benimsediği şey; cüret mi demeli cesaret mi emin olamadım. Edebi bir tür olarak "mektup"dan beklenen yok mektuplarında. Aramızdan bir bıçkın mahalle delikanlısının Diyarbakır ağzı ile yazabileceği şeyler. Muhatabı, bugün ortaöğrenim görmüş bir ortalama kadın da olsa, o mektupların taşıdığı duygunun bir şansı olur mu yine emin değilim. Muhtemelen ... Devamı

GURNAZOV SEVİYOR MU?..

2014-02-15 01:36:00
GURNAZOV SEVİYOR MU?.. |  görsel 1

Bütün hayatı ertelemek, ötelemek, atiye bırakmak üzere inşa olmuş bir adam şu Gurnazov. Şu hiç gelmeyen “çıkmaz Çarşamba” en sevdiği, beklediği gün. Deli dedikse de zırdeli olduğunu şimdi anlıyoruz. Deliyi, her hal ve şartta ümit içinde olan kişi saymalı. Okulu bitirmeyi, askerliği, işe girmeyi, evlenmeyi, sevmeyi nasılsa olacak işlerden sayıp, kendini günün olağan ağırlığını taşımakla sorumlu saymış biri bu Gurnazov. O yükü de düşürüp durmasa bari!.. Düşürsün düşürsün, değilse neyi yazacağız?.. “Büyük sayılar kuramına” iman etmiş. O yekûn içinde bir nokta olarak, nasılsa kendine denk gelecek bir vasati hayatın derdine düşmekten imtina ediyor. Biliyor, büyük bir adam olmayacak. İsimsiz, namsız, lüzumsuz bir adam olarak yaşamanın ağırlığına katlanmanın zorluğunu biliyor. Bazen kendini “bir şey sanmayı” deniyor bu nedenle. Kendi sanılarına karnını hoplata hoplata gülmekten memnun. Barışık Gurnazov, hayatın kenarından geçiyor. Üzerine sıçrayan hayatın lekesinden istifra ediyor. Oysa sanılarından biri hayatın güzel olduğuna inanmış bir aşık adamdı. Vay zırdeli, üç günde kendini tekzip ediyor. Beyni bir çocuğun safiyetiyle çalışıyor. Veya bir kedi saymalı onu, sabahtan akşama kadar kendi kuyruğu peşinde dolanan, üretime katkısı olmayan bir yaramaz kedi. Kedi bile fazla, o dahi kendini kurtarmakta, dört ayak üstüne düşmekle mahir bir yaratık!.. Şu Gurnazov’u ne saymalı?.. Büyümeyi “bozulma hali” sayıyor, çocukluğu yeryüzü cenneti. Eziliyor çocuk omzu ağırlığında hayatın. Hatıraların bahçesinde bir gölgelikte buluyor huzuru. Geçmiş, gömüldüğü huzurlu, güvenli bir mezarlık. Yeni ... Devamı

OYSA...

2014-02-02 23:29:00
OYSA... |  görsel 1

Oysa bitimsiz cümleler yazacaktım sana Birbirine sarılan dolanan dizeler Aynasında hep sen olan kelimeler Boyunun gölgesinde yunmuş Çoğalan sonsuza akıp giden gözlerinde    Sevmek kıtalar boyu, Kelimeler noktasız uzayıp gidecekti Uçurum kıyılarında gezinen Sonsuzluğa kol kanat açmış kelimeler Sonunda gelip hep sana sarılacaktı.   Devamı

EYVAH SEVGİLİM VAR!..

2014-01-29 05:37:00
EYVAH SEVGİLİM VAR!.. |  görsel 1

Gün, dünden kalan bir uzun, koyu sohbetin dibinde kalan, söylenmekten imtina edilmiş beylik birkaç kelime ile başlıyor, söz cephanesi bitmiş. Yine de uykulu ağzından hoşuma gidiyor ne olsa. Ruhum içerde salıncağa biniyor. Susalı çok olmuştu, o kutlu sözlerin kaynağına dayamıştık ağzımızı, kanalım diye, uyumak sevişmekten arta kalan zamana sıkışmıştı, mahmurduk. Kalan sözlerin çoğu çocuk diliyle üzerimde geziniyor. Gecenin yoğun sözleri, yerini gevşek, tül gibi hafif sözlere bırakmış. Bütün dünya benim üzerine konuşulacak. Ellerim, karnım, al yanaklarım, kulaklarım, erkekliğim kızgın, şehvetli ve güleç sözlere yataklık ediyor. Ne desek gülüyor, seviyoruz birbirimizi. Sevmek, sarılmak için bahanemiz çok. Bu kırmızı, dişi aralıktan sızan bu çocukça laflara şaşırıp, iyilik buluyorum. Şaşırmak beni her şeye meftun ediyor. Elleri, dilleri, sözleri, çalımı ile kadın ve çocuk karşımda. İnsanın usanmam sandığı iki hayat membaı. Sözlerin şaraba bulandığı gecenin sonunda, şömine sıcağında ısınmış muhabbetin harını kasıklarımızda söndürmüşüz. Sönmek ne kelime?.. Uyutmuşuz. Pazar sabahları, kahvaltıda herkes sevgili. Masa ile sandalye arasında dahi bir ahenk var. Evcilik oyunu hafta sonlarına sıkışıyor büyüyünce. Büyümek dediğimiz, bozulmak aslında. “İçimizdeki çocuk” da, olsa olsa dışımızdaki eşşeğin, bozuğun, nobranın mazereti. Çocukluğun lüzumu, nobranlığın boyu kadar. Mutfakta canıma değen tıkırtılar müzik gibi, içimi ısıtıyor. Çaydanlık aylar sonra yerinden oynuyor, küflenme sınırında unutulmuş kahvaltılık tezgâh üzerinde Pazar yeri gibi birbirine karışıyor. Biraz peynir diliyor, “canımm”, az domates doğruyor, “aşkımm&rdquo... Devamı